Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN

SORUMLULUK DUYGUSU TAŞIYORUZ

Bismillâhir-rahmânir-rahîm.

Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh... Kemâ yenbağî licelâli vechihî ve liazîmi sultànih...

Türkçesi: Allah'a çok hamd ü senâlar olsun...

Ve peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ --aleyhi efdalüs-salevât ve ekmelüt-teslîmât-- Hazretleri'ne sonsuz salât ü selâm olsun...

Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin üzerimizdeki nimetlerini saymağa tâkatimiz, gücümüz, kuvvetimiz, ömrümüz, saatimiz yetmez. Sonsuz nimetlerin bileşkesiyiz; onun için hayattayız, onun için yaşıyoruz. Ve sonsuz nimetlerine gark olmuş bir durumdayız, rahmet deryasında yüzüyoruz. Allah'a hamd ü senâlar olsun... Lütfuyla, keremiyle biz aciz, asî, mücrim, günahkâr kullarına nimetlerini gönderiyor. Her an onu müşâhede ediyoruz.

Üzerimizdeki nimetlerinden birisi de, İslâm'ın bizi birbirimize kardeş etmesidir. Bu çok güzel bir nimet, çok büyük bir nimet... Ve bu kardeşliğin, dostluğun tereddütsüz, sâfî ve samîmî olması çok büyük bir nimet... Ve bu dostluğu başkaları bulamıyor dünya üzerinde... Bunu tadamıyorlar. Bu zevkten, bu lezzetten, bu nimetten bir çok insan mahrum... Ama biz İslâm'ın sonsuz nimetleri arasında bu kardeşlik nimetinden de âzâmî istifade ediyoruz. Çok güzel bir yol...

Allah bizleri bu güzel kardeşlik yolunda daim eylesin... Kardeşliğin icabına uygun hareket etmeyi, o zerâfeti, o âdâbı bizlere ihsân eylesin...

O da önemli... Yâni, sistem güzel olur da sistemi kullananlar âciz olursa, kusurlu olursa, sistemi yüzlerine gözlerine bulaştırırlar, telleri birbirine karıştırırlar; ondan sonra, uzman dahi toparlayamaz.

Ben yarım asırdan fazla yaşamış bir kardeşinizim. Üniversite muhitinde yaşadım. Ayrıca tasavvuf muhitinde büyüdüm. Kendim de değişik konularda hocalık yaptım. Sadece ilâhiyat hocalığı yapmadım, aynı zamanda mühendislik okullarında "Türkçe ve Hümaniter Bilgiler" diye, buna benzer güzel bilgileri toplayıp, onları öğrencilere aktarmağa çalışan bir hocalığım vardı. Bunlar da biliyorsunuz kitap haline geldi. [Başarının Prensipleri]

Bu bilgiler çok önemli; iş yapmakla ilgili çünkü... İslâm'da iş çok önemli... İslâm'da işe amel diyoruz; fiil, tatbikat diyoruz. İslâm'da tatbikat çok önemli!.. İnsan boş durmayacak; imanın, bilgisinin gereğini uygulamasında, tatbikatında, amelinde gösterecek. İlmiyle amil olacak. İlmiyle amil olmazsa, kıymeti yok...

Onun için, hepimiz tabiî olarak, farkına varsak da varmasak da, sorumluluk duygusu taşıyan insanlarız. Bizi buraya getiren sorumluluk duygusudur, rahattan vaz geçiren sorumluluk duygusudur... Uykudan vaz geçirten sorumluluk duygusudur. Çektiğimiz sıkıntıları yutmaya bizi sevkeden, birbirimize karşı affedici kılan sorumluluk duygusudur.

Başka insanlar bunu böyle yapmazlar; darıldılar mı bir daha toparlanmazlar, bir araya gelmezler. Bir küstü mü, bir daha yanına gitmezler... filân. Biz hep sorumluluk duygusuyla yaşıyoruz ve güzel bir şeyler yapmanın gerekli olduğuna, temelde inanmış insanlarız.

Gerçekten de dünyanın böyle insanlara ihtiyacı var; yoksa dünya gidecek, mahvolacak. Mahvoluyor yavaş yavaş... Zâten yarısı mahvolmuş durumda maddî yönden; çok büyük bir çoğunluğu da mânevî yönden mahvolmuş durumda... Sorumluluk duyan insanlara ihtiyaç var... Sırf kendisini düşünmeyip, tüm beşeriyeti düşünen insanlara büyük ihtiyaç var...

Bu bizim dinimizin bize verdiği sosyal duygu... Biz müslüman olarak böyle düşünüyoruz. Malezya'daki müslüman da böyle düşünüyor, Pakistan'daki de, Sudan'daki de, Suudî Arabistan'daki de... Her yerdeki müslümanın dininden kaynaklanan bir sosyal sorumluluk duygusu var...

Onun için biz, bir şeyler yapmak zorundayız. Bir şeyler yapmak istiyorsak, iş yapmak istiyorsak, iş hayatının prensiplerini bilmek zorundayız. Yâni şu işletmecilik dediğimiz hizmet üretmek veya ürün üretmek işi; bunun kanunlarını bilmek ve başarıyla uygulamak zorundayız. Çünkü, sonuç almak bizim için sadece bir onur meselesi değil, alkış meselesi değil, maddî kâr, rant meselesi değil; aynı zamanda saadet-i dâreynin, hem dünyada hem ahirette mes'ud ve bahtiyar olmanın, taltif olunmanın, Allah'ın rızasına ermenin bir şartı olduğu için bizim için çok önemli... Yâni biz, "Ya kazanacağız, ya kazanacağız!" Başka çaresi yok, başarmak zorundayız. Başarmak için de, başarının kanunlarını bilmek zorundayız.

Şimdi görülüyor ki, başarı kazanmak için bir çok kimse çalışıyor ama, her millet bu başarıyı becerememiş. Herkes aş yapıyor ama, yemek tatlı olmuyor. Herkes kaşık yontuyor ama, sapını ortaya denk getiremiyor.

Japonlar bu işte biraz bu hususta açıkgöz davranmışlar ve hepsinden ileriye gitmişler. Öyle görüyoruz, anladığımız kadarıyla böyle... Amerika da her bakımdan, grafiklerde daimâ en önlerde yer alan bir ülke... Fakat Amerika'da, biraz efelik, biraz kovboyluk, biraz derbederlik, biraz lâubâlilik var... Japonlarda da yenilmiş bir ülkenin, kendisini yenen ülkeyi yenmek için yarışının verdiği bir ciddiyet var... Japon Amerika'nın kovboyu gibi lâubâli değil...

Onun için, iş hayatına işin başarısı için damgasını vurmuş, grafikler de onun daha başarılı olduğunu gösteriyor.

Şimdi biz, büyük boyutlu dalgaların, çok şiddetli rüzgarların estiği bir büyük ummanda, çürük bir gemideyiz. Gemi fındık kabuğu gibi sallanıyor. Uzaktan bakanlara, izleyenlere göre bu gemi batacak... Türkiye'nin manzarası bu... "Bu gemi batacak!" filân diyorlar. Ama biz de o geminin içindeyiz.

O bakımdan, bu geminin batmaması bizim için, --hadis-i şeriflerde de bildirildiği şekliyle-- önem taşıyor. Yâni, bir geminin batmamasına gemidekilerin hepsi gayret etmek zorunda!.. "Ötekiler ne yaparsa yapsın!" diyemeyiz, mutlaka geminin batmaması lâzım!..

O halde biz, şu günlerde, bu nesil, sizler bizler sorumluluğa giren bir nesliz. Bizden önceki nesil, ağabeylerimiz yavaş yavaş emekliye ayrılıyorlar. Yüklerin ağırlıkları bizim omuzumuza binmeğe başladı. Şimdi sorumluluk bizde olduğu için, biz ağabeylerimizin eksik taraflarını düşünüyoruz. Dıştaki başka çalışan ülkelerin insanlarının başarıyı nasıl sağladığını görüyoruz.

Ve biz bu çürük gemiyi batırmadan bu fırtınadan kurtarmakla görevliyiz. Dinî bakımdan da görevliyiz, hayatımız da buna bağlı... Gemi batarsa, biz de gideriz. Bizim için hayatî önemi var... Onun için, bu toplantı, çok kritik bir toplantı... Çok önemli bir toplantı...

Biz bu toplantıları sıradan duygularla, âfâkî heveslerle yapmıyoruz. Çok kritik zamanlarda yapıyoruz. İbrenin kırmızı sahaya dayandığı zaman yapıyoruz. Normal zamanda sizleri rahatsız etmiyoruz. Ama ibre tehlike bölgesine geldiği zaman, kırmızı noktaya geldiği zaman, sinyaller yanmağa başladığı zaman sizleri çağırıyoruz.

Ben bugün Türkiye'yi ekonomik bakımdan çok büyük tehlikelerin arafesinde ve eşiğinde görüyorum. Siyâsî bakımdan çok büyük tehlikelerin eşiğinde görüyorum. Sosyal bakımdan çok büyük tehlikelerin eşiğinde görüyorum. Askerî bakımdan çok büyük tehlikelerin eşiğinde görüyorum. İslâmî bakımdan da, --bu ülkenin müslümanları olarak ve dünyanın müslümanları olarak, dünyanın bütün öbür ülkelerindeki müslümanlar olarak-- müslümanları çok büyük tehlikede görüyorum.

Bütün müslümanların ümidi durumunda olduğumuz için de kendimizi çok sorumlu görüyorum. Bir yazımda da belirttim, gerçektir, başımdan bir kova su dökseler o kadar şaşırmazdım; Amerika'daki bir Amerikan vatandaşı bizden medet umduğunu söyleyince, çok şaşırdım. "Türkiye'den çok şey bekliyoruz." dedi. Bir Türk'ün hiç duymadığı bir söz!.. Bir Amerikalı Türkiye'den çok şey bekliyor...

(Sordular:)

--Müslüman mı?..

--Müslüman, hapishanelerde görevli bir Amerikalı... Müslüman olmuş. Bizi ziyarete geldi ve "Biz siz Türklerden çok şeyler bekliyoruz!" dedi.

Bir de Amerikalılar çok şey bekliyor. Ayıkla pirincin taşını!.. Rusya'yı kurtaracağız, Balkanlar'ı kurtaracağız, Kafkasya'yı kurtaracağız, Orta Asya'yı kurtaracağız, Afrika'yı kurtaracağız... O yetmiyor, bir de Amerika'yı kurtaracağız. Doğru; demek ki, dünyayı biz kurtaracağız!.. Dünyanın sorumluluğunu düşünen çok az insan var...

SSK'nın bu berbat hale gelmesinin sebebi Mehmet Moğoltay'dır diye yazdı bir gazete... Eskiden beri çok kızıyorum o adama... Adam sırf kendi zümresinin menfaatini düşündü, kurumu hiç düşünmedi. "Otuzbin tane adam alırım kurum batarsa batsın!" dedi. Neden?.. Kendi adamlarını adam edecek, besleyecek. Kendi aç kurtlarını beslemek için yapacak bunu... Batırdı. Kim toparlayacak?.. Onun umurunda değildi, onun umurunda olan aç kurtlarının doymasıydı. Onun için dünya, onun etrafında ona tabii olan insanlar kadardı.

Biz öyle değiliz. Bak Amerika bile bizden bir şey umuyor, Amerika'yı bile düşünmek zorundayız. Amerika hakkında bile vicdanlı düşünmek zorundayız. Amerika hakkında bile ölçülü düşünüyoruz. Amerika Amerika ama, içinde yedi milyon müslüman var diyoruz. Veya daha fazla, sayılar tam değil... Sorumluluk taşıyoruz. Başkası sorumluluk duygusu taşımıyor, sorumsuzluk duygusu taşıyor, çok bariz olarak...

Bir başka misal: Bizim kardeşlerimizden bir tanesi Karayolları genel müdürü olmuştu. Ben kaç defa kendisine ricaya gittim, bir adam sokturamadım Karayolları'na... Arkadaşlardan bir adamı almadı, beni bile atlattı. [Mehmed Zâhid Kotku] Hoca Efendi'nin damadı olduğum halde, damatlık para etmedi, beni bile atlattı.

Devir-teslim töreninde bir laf söylemiş o muhterem ağabey... Demiş ki:

"--Ey yeni gelen genel müdür! Bak, devletin dörtbin tane kadrosunu zayi etmeden sana teslim ediyorum!" demiş.

O dörtbin tane kadro sonra, yağma hasanın böreği nasıl gitti bir bilseniz!.. O bir tane kadroyu bile hak etmiş kimseye vermekten sakınırken, cimrilik yaparken, --hesabını veremem diye korkusundan yapıyor o da, iyi duyguyla-- ötekiler yiyip içip bitirdiler.

Bizimkiler idareden ayrıldıktan sonra Tariş'e Bülent Ecevit yirmibin işçi aldı. Bizim arkadaşlarımız İskenderun Demir-Çelik'ten ayrıldıktan sonra, gelen yönetimler İskenderun Demir-Çeliği, sayısını bilmediğim binlerce işçiye peşkeş çekmişlerdir. Yâni, batarsa batsın diyorlar, sorumsuzluk duygusu var... Bariz duygu sorumsuzluk duygusu...

Bizimkilerde de bâriz duygu, sineğin yağını hesab etmek, kıl kadar bir şeyi yapmamağa çalışmak... Ama, "Merhametten maraz hasıl olur." dedikleri gibi ince hesaptan çok büyük kayıplar oluyor; onları da hesaplayamadılar.

Hani Abdülhamid'in bunlar benim için böyle yapıyorlar deyip de, koca bir imparatorluğu Hareket Ordusu'na teslim etmesi gibi yanlış bir hesap... O kendisini savunmaktan vaz geçti. Ben inersem bunlar susarlar dedi. Halbuki hedef kendisi değildi, hedef imparatorluktu. Tecrübeli bir idareci olduğu halde bunları anlayamadı.

Abdülhamid Rahmetli'nin --nur içinde yatsın, Allah makàmını a'lâ eylesin-- en büyük kusuru, hareket ordusuna karşı hareket etmemesidir. Komutan önünde diz çökmüştür, "Padişahım, biz bunları iki saatte dağıtırız. Emredin dağıtalım!" demiştir; o emretmemiştir. İk dudağının arasında... "Dağıtın!" dese, tarihin seyri değişecek, Osmanlı İmparatorluğu yıkılmayacak. Keşke kızıl sultan olsaydı, keşke gaddar olsaydı...

Çünkü, merhametten maraz hasıl olur, suçluyu cezâlandırmamak suçtur. Suçluyu cezalandırmadığın zaman iş yürümez, devlet yürümez, her şey çöker.

Biz sorumluluk duygusu taşıdığımız için, gerçekten sorumlu insanlarız. Çünkü, yapacağımız işler var, vereceğimiz hesap var... Maalesef bizim gibi düşünen insan da az dünyada...

....................

İstanbul belediye başkanı göreve başlayınca, seçtiği isimleri duyar duymaz, "Aferin!" dedim. Neden?.. İlim adamlarına dayandı ve işi ehillerine vermeye başladı. Bugün başlıbaşına bir lokomotif olma durumunda... Belediye, İslâm Düşüncesi Sempozyumu düzenledi. Bunu kimlerin yapması lâzımdı?.. İlâhiyat fakültelerinin yapması lâzımdı, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yapması lâzımdı. Ama lokomotif, belediye...

Hizmet veriyor. Vaad edilen zamandan önce baraj bitiriyor, hizmet üretiyor. Allah'tan da bereket geldi. Havaya bereket geldi, yağmura bereket geldi, iklime bereket geldi. Allah da hakîkaten ibadet yapılınca, yardım ediyor; günah işlenince de, yardımı kesiyor. Hadis-i şeriflerle de sabit...

Mesleğiniz dolayısıyla yapacağınız hizmetleri burada konuşacaksınız. Bu toplantının tertibi çok önemli, çok faydalı... Alacağınız kararlar çok önemli ve bu kararları gittiğiniz bölgede uygulamak hayatî derecede önem taşıyor.

Çünkü çok önemli bir bölgedeyiz. Sıkı tutunun, çok önemli bir sarsıntı gelecek! Asansörün ipi koptu, aşağıya doğru gidiyoruz. Yetmişinci kattayız, hızla aşağı doğru gidiyor asansör... Bir şey olacak, ne yapmak lâzım?..

Hani zelzelede ilkönce kirişlerin altına giriliyor, bir şeyler yapılıyor. Tedbir almamız lâzım; sarsıntı var, sarsıntı geliyor. Ekonomik sarsıntı var, sosyal sarsıntı var, politik sarsıntı var, dış baskılar var... Askerlerin tavırları var, sıkıntıları var, dertleri var... Kararları var... vs.

Onun için, büyük sarsıntılardan yara almadan çıkmak mühim, bir de bu büyük sarsıntıları engellemek mühim... Yâni, asansör aşağı düşüp dururken, "Ne yaparım da ben bu asansörü frenleyebilirim?" diyeceğiz. Yapabilirsek, teknik bir takım şeyleri yapmak zorundayız.

Yapabiliriz, Allah yardım eder. Çünkü, bizim yaptığımız işlerin sonuçları, herhangi bir grafik çizgisiyle ifade edilebilecek gibi değildir, patlama tarzındadır. Bizim hizmetlerimizin sonuçları ne düz çizgidir, ne paraboldür, bizimki patlama ile izah edilebilir. Ne aritmetik gelişmedir, ne geometrik gelişmedir; ancak patlama tarzındadır. Çünkü Allah çok büyük yardım ediyor kullarına... Biz başarabiliriz, dünyayı düzeltmeyi başarabiliriz. Dünyayı başka bir yörüngeye sapmaktan kurtarabiliriz. Bunun için çalışmamız lâzım!..

Onun için, bu çalışmalarınızın çok mühim olduğunu bilin! Konuşmadan da çok ciddî ve mühim olduğunu gördüm. Tertip edenlere teşekkür ederim, katılanlara teşekkür ederim, konuşanlara teşekkür ederim.

Bu toplantıdan önemli kararlar alınmasını temenni ederim, Cenâb-ı Mevlâ'dan niyaz ederim. Mühim şeyler düşünün, mühim kararlar alın; büyük kararlar alın, büyük işler yapın, çok büyük işler yapın!.. Böyle kıtı kıtı detayla değil, çok ana meselelerde, çok büyük çapta var gücünüzle çok muazzam işler yapın!.. Yapabilirsiniz, çünkü Allah'ın yardımı sizinle beraberdir.

Allah-u Teâlâ Hazretleri tevfikını refîk eylesin... Nusretiyle te'yid ve takviye eylesin... Yolunda daim eylesin... Bu çalışmalarınızda muvaffak eylesin, üstün başarıya vasıl eylesin... İki cihanda cümlenizi aziz eylesin... Cennetiyle cemâliyle cümlenizi müşerref eylesin...

Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû!..

16 Mart 1996 - YALOVA