Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN

AİLEDE SEVGİ VE ANLAYIŞ

Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîne hamden kesîren tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn... Hamden kemâ yenbağî licelâli vechihî ve liazîmi sultânih... Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidil-evvelîne vel-âhirîne ve tâci ruûsinâ ve tabîbi kulûbinâ muhammedinil mustafâ... Ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmil-cezâ...

...................

SAS Efendimiz'den Enes RA'ın rivâyet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

(İnne nafakateke alâ ehlike ve veledike ve hàdimike sadakatün) "Senin ailene, aile fertlerine, çocuklarına, hizmetçine verdiğin paralar, harcadığın masraflar, nafaka sadakadır." Yâni, sadece fakire verdiğin sadaka değil; hanımına, çoluğuna, çocuğuna, büyüğüne, küçüğüne, senin evinin çatısı altında bulunup himmetinle, senin ikramınla yaşayan herkese, hizmetçine, yaptığın masraf, infak, nafaka; yemesi, giymesi için harcadığın masraflar, hepsi sadakadır.

(Felâ tütbi' zâlike mennen ve lâ ezâ) "Bu sadakana başa kakma ve ezâ verme ekleme!.." Sadaka yapıyorsun mâdem, bu sadakanı ezâ vererek, başa kakarak, sadaka verdiğin kimseleri üzerek yapma! Yaptığın hayrın arkasına ezâ, cefâ ekleme!.. Ezâ ile, cefâ ile yapma!..

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Kur'an-ı Kerim'de her zaman okuyoruz, burda yeri geldikçe vaazda söylüyoruz:

(Lâ tübtılû sadakàtiküm bil-menni vel-ezâ) Yaptığınız zekâtları, hayırları, sadakaları başa kaktığınız zaman; verdiğiniz insanı üzdüğünüz, ezâlandırdığınız zaman ne oluyor?.. İptal oluyor sevabınız!.. Bâtıl oluyor, boşa gidiyor. (Lâ tübtılû sadakàtiküm) "Zekâtlarınızı, sadakalarınızı bâtıl etmeyin! (bil-menni vel-ezâ) Başa kakarak, üzerek, verdiğiniz kimselere ezâ cefâ ederek, sadakanızı bâtıl, boş, faydasız hale getirmeyin!" diye Allah CC Kur'an-ı Kerim'inde bildiriyor.

Demek ki, sadakayı vermek iyi ama, sadaka verdiğin insanı üzmek iyi değil... Sadaka verdiğin insanı üzdün mi, ezdin mi, başa kakıp da sadaka aldığına pişman ettin mi, o zaman senin sadakanın sevabı kalmıyor; batıl oluyor, boş oluyor, sadaka hebâ oluyor.

Şimdi bu genel olarak böyledir; dilenci için böyledir, fukara için böyledir. Dilenciye bir şey verdin, ondan sonra, "Hadi, al paranı kaybol bakalım!.. Gözüme görünme, bir daha gelme, bacağını kırarım!" dedin, adamın kalbi kırıldı; veyâhut başka bir şekilde üzdün, adamın kalbi kırıldı; o zaman sevabı kaçıyor.

Amma insanın kendi ailesine vermiş olduğu sadakanın sevabı, başka sadakalar gibi değil, daha büyük!.. Ne kadar daha büyük?.. Yediyüz misli... Hani evimize bir file yiyecek götürüyoruz ya, çoluk çocuğumuza akşamleyin nafaka götürüyoruz ya, onun sevabı bire yediyüz... Bir milyon harcasak, yediyüz milyon harcamış gibi sevap kazanıyoruz. Beşyüz bin harcasak, üçyüzelli milyon harcamış gibi sevap kazanıyoruz. Allah çok veriyor sevabı... Neden?.. Çoluk çocuğunun yüzü gülsün, ailede huzur, mutluluk, saadet olsun; çoluk çocuk dışarıya bakmasın, boynu bükük kalmasın, boynunu bükmesin, içini çekmesin, gözyaşlarını içine akıtmasın, ağlamasın, üzülmesin diye çok sevap veriyor.

Allah dünyada hayatı sistemlere bağlamış, insanın yetişmesini de aile sistemine bağlamış. Anne baba var... Nikâh var... Düğünle, dernekle, velîme yemeğiyle anlı, şanlı, herkese ilân edilerek yapılan bir düğün oluyor. Ondan sonra Allah onlara evlât veriyor. Annenin babanın kalbine evlât sevgisi veriyor. Karı kocaya birbirine karşı bağlılık duygusu veriyor. Sevgi veriyor, muhabbet veriyor, aşk veriyor. Aşık oluyorlar birbirlerine...

Tamam; neden böyle?.. Allah bir sistem kurmuş da ondan... O küçücük çocuklar, o aile yuvasında yetişiyor, büyüyorlar, adam oluyorlar, büluğ çağına geliyorlar, kendi işini kendi görecek çağa geliyorlar, yetişiyorlar; onlar da ev bark oluyor. Sistem ne kadar güzel!..

Ya balıklar gibi üreseydik ne olacaktı?.. Balık yumurtasını suya saçıyor. Yumurtadan balıklar çıkıyor. Baba yavrusundan haberdar değil, ana yavrusundan haberdar değil... Hattâ dönüp yiyor. Ana yumurta yumurtluyor suya, arkasından baba olacak herif yumurtaları yiye yiye gidiyor. Oraya da sistemi öyle koymuş Allah, ona da bir şey demiyoruz. Yâni baba ana evlâdından haberli değil, evlât da ana babasından haberli değil...

Ama insanoğlunu Allah, aile yuvası içinde yetiştirecek bir sistem kurmuş. Bu sistem bazı hayvanlarda da var... Meselâ arılarda bir kovan sistemi var... Kovan var, kraliçe arı var... Ötekiler onun evlâtları aslında... İşçi arılar kısır evlâtları, erkek arılar erkek evlâtları... Arada da yine arı beyi olacak dişi arı da oluyor. Hepsi evlâtları... Bir arının bir çok çocuğundan olmuş bir arı oğlu... Yeni bir anne çıkınca, uçuyor, ayrı bir oğul veriyor, ayrı bir aile meydana geliyor. Sizin gibi onlar da ümmetler... Allah hepsini bir sisteme bağlamış ama; insanoğlunun sistemi anne, baba ile aile yuvası içinde küçük bebeğin yetişmesi tarzında...

İnsanoğlu zor yetişiyor. Tavuk yavrusu, civciv, yumurtadan çıkınca anasının arkasına koşuyor, yiyecek bir şeyleri gagalamağa başlıyor. Buzağı çıkıyor annesinin karnından, annesi onu yalıyor; ayaklarını üstüne kalkıyor, annesinin yanında gezmeğe başlıyor. Koyun, keçi böyle, onların evlatları böyle... Bizim evlatlarımız öyle değil...

Bizim yumurcaklar hiç bir şey bilmez; cıyak cıyak bağırmasını bilir, ağlamasını bilir, çiş kaka yapmasını bilir, süt emmesini bilir. Bunların kahrını kim çekecek?.. Allah öyle bir sevgi veriyor ki anneye... Öyle bir muhabbet veriyor ki kendi rahmetinden... Erhamür râhimînliğinden annenin kalbine bir nasib veriyor, "Merhametli ol!" diye... Anne o çocuğuna bakıyor; yemiyor, yediriyor; giymiyor, giydiriyor... Uyumuyor, sallıyor, uyutuyor; meme veriyor, altını temizliyor, yıkıyor, bakıyor, nazını çekiyor...

Öteki yumurcak da sevildiğini bilince, biraz da büyüdü mü ne naz yapar anasına babasına... Anası elinde kaşık, tabak; "Hadi evlâdım şunu ye!.." O da pır pır kaçar, "Iııh, yemem!" der. Annesi tekrar arkasından koşar. Öbür tarafa gider. Bütün bu kahırları çekiyor. Neden?.. Muhabbetinden...

Baba da sabahtan gidiyor işe... Hayatın darbeleriyle, cilveleriyle boğuşuyor erkek arslan gibi... Akşam evine geliyor, çoluk çocuğuna bakıyor. Kadın ev hanımı, adam da evin adamı... O kazanıyor, hepsi yaşıyorlar. Sistem böyle...

Babanın bu kazancı, bu çoluk çocuğa verdiği masraflar boşa gitmiyor muhterem kardeşlerim!.. Bunlar sadaka, bunlar sevap... Bunlardan baba ecir kazanıyor, sevap kazanıyor. Hem de yediyüz misli sevap kazanıyor. Cihada denk sevap kazanıyor. Fî sebîlillah nafaka vermeye denk sevap kazanıyor, kendi ailesine baktığı zaman... Şu sevaba bak!.. Bakın da anlayın; çalıştığınız zaman, para kazandığınız zaman, eve bir şey getirdiğiniz zaman, ne sevaplar kazandığınızı bilin!.. "Vay be, ben neyimişim be!.." diye anlayın kıymetinizi... Her akşam ne kadar sevap kazandığınızı bilin!..

Kimisi eve yiyecek getirmezmiş. Kadın şikâyet ediyor:

"--Hocam, bizim herif maalesef eve bir şey getirmez!" diyor.

"--E, siz ne yersiniz, ne içersiniz?.."

"--Ben çamaşır yıkarım, temizlik yaparım, kazanırım; gelir, döver, benden onu da alır." diyor.

Kumar oynarmış, bilmem ne yaparmış... Duyuyoruz böylelerini... Bunlar da gayriislâmî ahlâkı benimsemişler. Bir İslâm ahlâkı var, bir de gayr-İ İslâmî ahlâk var...

--Hocam, Allah kahretse de şu gayr-i İslâmî ahlâk hiç olmasa dünyada!.. Her tarafta İslâmî ahlâk olsa...

"Her şey zıddı ile zâhirdir." derler. Ne demek: Her şey aksi ile daha iyi anlaşılır. Karanlık olmasa aydınlığın kıymeti anlaşılmaz. Dağ taş, toprak yol, çamur; orda arabanla gidiyorsun tangur tungur, teker batıyor, çıkıyor, aksları kırılıyor... Bilmem ne... Asfalta çıkıyorsun, "Oh yâ, asfalt ne nimetmiş!" diyorsun. Basıyorsun gaza, orda yüzelli ile gidiyorsun. Öbür tarafta yirmi ile gidiyordun, onla gidiyordun. Neden?.. Devlet baba yol yapmış, asfalt döşemiş; kayıp gidiyor araba...

Bunun güzelliği nerden anlaşılıyor?.. Sen bir toprak taşlı yolda git de, gör asfaltın kıymetini... Karanlıkta, ışıklar gitsin de gör bakalım aydınlığın kıymetini... Bir mahrumiyet bölgesine git de, gör bakalım şehirdeki nimetlerin kıymetini... İşte her şey aksiyle, zıddıyla zahir oluyor, anlaşılıyor.

Gayr-i İslâmî yaşantılara bak, İslâm'ın güzelliğini anla!.. Gayrimüslimlerin edepsizliğine bak, müslümanlığın ne kadar yüksek bir inanç sistemi olduğunu anla!.. Kendi kıymetini bil!.. Kendi elinde olan nimetin, hazinenin değerini anla!.. Müslüman mısın; pırlantalara sahipsin, hazinelere sahipsin!.. İslâm'ın farkında değilsin, İslâm'ın kıymetini bilmiyorsun, gayrimüslimlere özeniyorsun. Nesi var yâhu bu heriflerin özenilecek?..

Alman usûlü mü güzel, Fransız usûlü mü güzel, Amerikan usûlü mü güzel?.. Nesi var yâhu bu adamların?.. Yâni, Dallas'ın ailesi mi güzel, --Dallas diye bir dizi varmış; siz daha iyi bilirsiniz-- İslâm ailesi mi güzel?..

Şimdi, başa kakarsan, fakiri üzersen, kalbini kılarsan; fukaraya verdiğin hayır hasenâtın sevabı kaçar. Hanımını üzersen, çocuğunu üzersen; hanımına, çocuğuna yaptığın hayır hasenâtın da sevabı kaçar.

Onun için Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Siz Kur'an-ı Kerim'den biliyorsunuz, ayet inmiş okuyorsunuz ki, sadakayı başa kaktıgğınız zaman, fakiri üzdüğünüz zaman, sevabı kaçıyor. Onu biliyorsunuz ya; sizin aile fertlerinize, çocuklarınıza, hizmetçinize yaptığınız masraflar da sadakadır. Onları da, başa kakarak, ezâ vererek ibtal etmeyin!" diyor Peygamber Efendimiz... O da aynı gruptandır diye hatırlatıyor.

Çünkü, millet sanıyor ki aileyi döğmek serbest, çocuğu döğmek serbest... Çat, ense köküne bir tane patlatıyor, ensesinde boza pişiriyor. Boza nasıl pişiyor bilmiyorum ama, ensesi cayır cayır yanıyor demek ki...

--Niye vurdun buna?..

--Sana ne, benim çocuğum! Çocuk benim değil mi, istersem döverim, istersem severim!..

İslâm'da böyle değil muhterem kardeşlerim!.. İslâm güzel bir din, İslâm ahlâkı güzel bir ahlâk... İslâm ahlâkına göre, çocuğuna soylu insan muamelesi yapacaksın, asil insan muamelesi yapacaksın. Padişah çocuğu gibi, bakan çocuğu gibi, zengin çocuğu gibi konuşacaksın onunla... "Sevgili evlâdım!" diyeceksin, "Canım yavrum!" diyeceksin.

Kibarlık hep yabancılara mı mahsus? Kibarlığı yabancılara mı yapacağız?.. Kibarlık başkalarına mahsus da, evde her türlü kabalığı yapmak serbest mi İslâm'da... "Kapıyı kapattın, dışarıdan kimse görmüyor... Vur patlasın, düşsün ağlasın..." Olur mu?.. Olmaz!..

İslâm gönül yapma dinidir. İslâm, insanları sevindirme dinidir. İslâm'a göre insanın gönlü, Kâbe gibi mukaddes ve muhteremdir. Kalb kırmayacaksın, gönül kırmayacaksın, kimseyi üzmeyeceksin; herkesin hayır duasını alacaksın!..

İnsanın eti yenmez, derisi de giyilmez. Zaten çürük, bir işe yaramaz, sığır derisi gibi kalın değil... Nesi var insanın?.. Tatlı dili var, eğer acı değilse... O zaman ne olacak?.. Tatlı dilli olacak, Allah rızası için tatlı konuşacak.

Bakın her zaman söylüyorum, yapın diye söylüyorum: Birisi "Esselâmü aleyküm!" derse, on hasene sevap alacak. "Esselâmü aleyküm ve rahmetullah!" derse, yirmi hasene sevap alacak. "Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû!" derse, otuz hasene sevap alacak.

Peygamber Efendimiz'in bir hadis-i şerifini okudum, size de müjdeliyorum: "Bir insan bir günde, tek tek veyahut topluca yirmi kişiye 'Esselâmü aleyküm!' derse, o gün ölürse, cennetlik olur." diyor Peygamber Efendimiz... Ne güzel, işte dilinle cenneti kazan!.. İslâm böyle...

Ailenize yaptığınız hayırlarınızı çokça yapın!.. Çoluk çocuğunuzu sevindirin, hanımınızı sevindirin!.. Hanımla beyin birbiriyle muhabbeti sevaptır, iltifatı sevaptır.

Ama bizde nedense, başka şey adet olmuş. Bizde ideal erkeklik, kazak erkeklik... Kazak erkek ne yapar?.. Yavuz Selim gibi pos bıyıkları vardır. Kapıdan girdi mi, "Heyt!" der; kadın bir tarafa kaçar, çocuklar bir tarafa kaçar. Yeri geldiği zaman hanımı pataklar, canı istediği zaman çocuğunu pataklar. "Çocuk benim değil mi; istersem döverim, istersem severim!" der. Kimseyi de dinlemez. Hanım haklı bir şey söyler:

--Efendi, çocuklarımız büyüyor, etme eyleme... Gel şurdan kıymetli bir arsa var, ev yapalım!..

--Sus sen benim işlerime karışma! Kadınların saçı uzun olur, aklı kısa olur.

Yâhu bu sefer onun aklı uzun, senin aklın kısa... Doğru söylüyor kadın... Ama, "Kazak erkek kadının sözünü dinlemez!" diye düşünür.

Tekrar özetliyorum, Enes RA'den: "Aile fertlerine, çocuğuna, hizmetçine yaptığın masraflar, harcadığın nafakalar sadakadır. Bunların arkasına başa kakma, ezalandırma takma!.."

Ne yapacağız?.. Kibar olacağız, Allah'ın sevdiği kul olacağız, salih kul olacağız, iyi müslüman olacağız.

Neye imreniyorum biliyor musunuz?.. Birisi vefat etti ihvanımızdan... Hanımı dedi ki:

"--Hocam, şu kadar yıl yaş yaşadık; bir gün birbirimizi incitmedik, bir gün birbirimizi incitecek bir söz söylemedik. Allah razı olsun bizim efendiden; bir gün beni incitecek bir söz söylemedi bana..."

Eh, güzel... İşte öyle olmağa çalışalım!..

Bundan sonra eve gittiğimiz zaman, hanımımıza, çocuğumuza iyi bir müslüman olarak muamele edeceğiz.

Ben üniversitede okurken, İstanbul'da bizim tanıdığımız birisi vardı, tarikate girdi. Aradan birkaç gün geçti; ben sordum, ne var ne yok diye... "Yâhu, hanım beni farketti, anladı." dedi. Demiş ki: "Efendi sende bir değişiklik oldu, üç beş günden beri sen bir değiştin! Yumuşadın, tatlılaştın, sakinleştin." demiş, hemen farketmiş.

Neden?.. İnsan isterse, şeytana uymazsa, İslâm ahlâkına sarılırsa, herkes anlar. Sözü başka türlü olur, konuşması başka türlü olur. Herkes anlar; karısı da anlar, çocuğu da anlar.

Ecelin ne zaman olduğu bilinmiyor, ölümün ne zaman geleceği bilinmiyor. Hayatımızın ne zaman sona ereceğini bilmiyoruz. Vefat ettikten sonra Mahkeme-i Kübrâ var... Hesap var, terazi var, mizan var, ceza var, mükâfat var... Cennet var, cehennem var... Aman cenneti kazanmağa çalışalım, aman cehenneme girmemeğe çalışalım!.. Aman hayır dua almağa çalışalım, aman herkesi hoşnud etmeğe çalışalım!.. Kimseyi üzmemeğe çalışalım!..

--Herkesi memnun edeceğiz ama, adam dine karşı...

Haa, o kadar da uzun değil... Allah'ın emrini tutacaksın, Allah'ın emrine uymayana da söyleyeceksin. "Bu yaptığın Allah'ın emrine aykırıdır, bunu yapma!.." diyeceksin. Ona taviz yok!.. Günahı işlemeğe müsaade ve taviz var mı?.. Radyolar, televizyonlar söylüyor: İslâm'da hoşgörü varmış, müsamaha varmış... O kadar uzun yok... Var biraz müsamaha var ama, o kadar uzun değil... İslâm'da müsamahanın da hududu var, yeri var...

Bugünkü kanunlarda da öyle... Bugünkü kanunlarda da müsamahanın hududu vardır. Müsamahanın hududunun bittiği yerde polis karşına çıkar. Ya trafik cezası yersin, ya mahkemeye gidersin, ya hapse girersin; ya şöyle olur, ya böyle olur...

Şimdi ben yolda gelirken üniversiteli gençler dağılıyorlardı. Baktım, başı açık bir kız, başı örtülü bir kızla kolkola girmişler, yürüyorlar. Manzara garibime gitti benim... Güvercin güvercinle uçar, şahin şahinle, serçe serçeyle, kırlangıç kırlangıçla uçar; herkes cinsiyle uçar. Eğer bu başörtüsü doğruysa, ötekisi de başını örtsün!.. Söyleyecek ötekisine; "Başını ört kardeşim!" diyecek. Demesi gerekiyor yâni...

Hakkı söylemezsek, hakkı yerine getirmeye çalışmazsak; zalime, "Sen zalimsin, bu zulmü bırak!" demezsek, Allah kızar. Allah'ın hışmına, gazabına uğranılabilir. Onun için, zalime de yardım edeceğiz!?.. Zalime yardım, zalimi zulmünden vazgeçirmektir, zulmünü engellemektir. Yoksa;

--Buyur, sen istediğin günahı işle, ben sana ses çıkarmam; çünkü senin arkadaşınım!

Öyle şey yok!... Doğruyu söyleyeceğiz, yaptırmağa çalışacağız. Zulmün, eğrinin, haksızlığın, yanlışlığın da karşısına çıkacağız.

(Velâ terkenû ilellezîne zalemû fetemessekümün-nâr) "Sakın zulmedenlere meyletmeyiniz; sonra size de cehennem ateşi gelir ha!.. Size de yapışır, sizi de yakar." buyruluyor Kur'an-ı Kerim'de...

Onun için, zalimi alkışlamayacağız, pohpohlamayacağız, desteklemeyeceğiz. Zalime meyletmeyeceğiz.

Allah hepinizden râzı olsun...

04. 04. 1996 - Özelif / ANKARA