28 EKİM 2000 İSVEÇ KONUŞMASI

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A

Hazırlayan: M. Esad Erkaya

------------

ALLAH'IN SEVDİĞİ DAVRANIŞLAR

Eùzü billâhi mineş-şeytànir-racîm.

Bismillâhir-rahmânir-rahîm.

Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn... Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh... Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn... Ve men tebiahû biihsânin ilâ yevmid-dîn. Emmâ ba'd.

Ve kàle rasûlüllah sallallàhu aleyhi ve sellem:

a. İmanı Kemâle Erdiren Üç Özellik

RE. 265/4 (Selâsetün men künne fîhi yestekmilü îmânehû: Racülün lâ yehàfu fillâhi levmete lâim, ve lâ yurâî bişey'in min amelihî, ve izâ urida aleyhi emrâni ehadühümâ lîd-dünya vel-âharu lil-âhireti ihtâra emrel-âhireti aled-dünyâ.) Sadaka rasûlüllàh, fî mâ kàl, ev kemà kàl.

Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

(Selâsetün men künne fîhi) "Şu üç özellik, üç davranış şekli, üç hareket tarzı kimde varsa; kimin gönlünde, kafasında böyle hareket etme varsa; (yestekmilü îmânehû) o imanını olgunlaştırmış demektir." Şimdi söyleceği bu duygulara, bu fikirlere sahipse, o zaman imanını sağlamlaştırmış demektir. O adamın imanı kemâle ermiş demektir.

1. (Racülün lâ yehàfu fillâhi levmete lâim) "Bir adam ki, Allah yolunda kınayanın kınamasına aldırmıyor, korkmuyor da, yapması gereken dinin gereği ne ise onu yapıyorsa..." Bir bu.

"Birisi kınıyor, birisi tenkid edecek, aman birisi ayıplar." filân demiyor; "Allah bunu emretmiş, ben bunu yaparım, vız gelir." diyor, korkmuyor, aldırmıyor. Vazifelerini yapmaktan, dinî hayatını yaşamaktan çekinmiyor.

Çünkü bazıları çekiniyorlar. Meselâ:
"--Evladım, kızım başını ört!" diyorsun, kız diyor ki:
"--Utanıyorum arkadaşlarımdan..."

Veya "Mantonu ört." diyorsun, "Utanıyorum."diyor. Adama veya çocuğa diyorsun ki:
"--Abdest al, namaz kıl!"
"--Utanıyorum." diyor.

Yâ bu farz, bunda utanmak olur mu?

"--Namazı şurada çimenlerin üzerinde kılıverelim, yoksa kaçıracağız. Arabayı kenara çekelim, vakit geçiyor, şurada namazı kılalım!" diyorsun;
"--Utanırım, herkes bize bakar." diyor.

Bakarsa baksın...

Eğer bir insan Allah'ın emrini yaparken, Allah yolunda bir hareketi yaparken, kınayanın kınamasına aldırmıyorsa, korkmuyorsa; "Kınayan kınasın, beğenen beğensin, beğenmeyen beğenmesin; ben Allah'ın emrini yapıyorum!" diye yapıyorsa; o imanını olgunlaştırmış demektir. Bunu ancak sağlam imanlılar yapabiliyor. İmanı sağlam olmadığı zaman, utanır, sıkılır, yapmaz. Pek çok kimse böyle acaib bir mahcubiyet içindedir. Yâni olmaması gerekir.

"--Kur'an oku!" diyorsun, utanıyor.

Kur'an okumak sevap niye utanıyorsun okusana, eùzü besmeleyi çek, oku!.. Ne var yâni?.. Veya müslüman olduğunu söylemeye utanıyor. Dosdoğru söyle. Veya hakkı söylemeye utanıyor, "Yâ utanıyorum." diyor. Ne utanıyorsun, bak adam yanlış konuşuyor; kalk, İslâm'da tesettür vardır de! Davet edilmedin mi o toplantıya, çağırmışlar seni.

"--E atarlar, satarlar, sürerler..."

Ne yaparlarsa yapsınlar. Yâni Allah yolunda bir şeyi yapacağı zaman kınayanın kınamasından korkmuyorsa bir insan; tamam, onun imanı tam demektir.

2. (Ve lâ yürâî bişey'in min amelihî) "Dini vazifelerini yaparken riyâkârlık yapmıyorsa, gösteriş yapmıyorsa... Yâni reklam olsun diye, beğenilsin diye, alkışlansın diye yapmıyorsa..."

Diyorlar ki: Bir insan eğer evinde namaz kılarken başka türlü kılıyorsa; hızlı hızlı kılıyor. Camide kılarken usulüyle kılıyor. Neden?.. Hacı baba kızar, hacı amca laf söyler diye korkuyor. "Bu adamın, ihtiyarın dobra dobra hali vardır. Şimdi ben orada hızlı kılarsam,

'--Evladım ayıp değil mi? Sen akıllı uslu, tahsilli insansın, böyle yapılır mı? Senin gibi insan böyle yapar mı?' der." diye korkup güzel kılıyorsa, ama evinde hızlı kılıyorsa; işte bu bile mürâîliktir. Çünkü, o adamı hesaba katıyor.

Veyahut beğenilmek için yapıyorsa, ya da oy toplamak için yapıyorsa, ya da gösteriş için yapıyorsa, ya da "Amma kıymetli adam!" desinler diye yapıyorsa... O zaman ne oluyor?.. Allah rızası için yapmıyor, bir başka sebepten yapıyor, gösteriş için yapıyor, riyakarlık, mürailik için yapıyor. Nâmı yürüsün, şöhretlensin diye yapıyor.

--Seçimlere o bölgede girecek de, ondan yapıyor hocam...

O zaman mürâilik; olmaz... Seçim yatırımı olarak yapıyor; olmaz. Allah rızası için yapacak, sırf Allah için yapacak; mürâilik, gösteriş yapmayacak.

3. Çok çok dikkat edin bu üçüncüye de, çok mühim bir hadis-i şerif bu: (Ve izâ urida aleyhi emran) "Kendisine, önüne iki tane iş getirildiği zaman, Allah tarafından... Karşısına iki tane iş getirildi, yol çatallaştı. Bir sağ bir sol, çatallaştı yol... (Ehadühümâ lîd-dünya) Birisi bu hayat için, bu dünya menfaati için; (vel-âharu lil-âhireh) ötekisi ahiret hayatı için faydalı. (İhtâra emrel-ahireh) Ahiret hayatı için olan tarafı tercih ediyor. (Aled-dünyâ) Dünya için olana ahiret için olanı tercih ediyor."

Yâni diyorlar ki adama:
"--Kardeşim sana teklif ediyoruz, bak sen becerikli bir insansın, sanatkârsın, ustasın, akıllısın, bu işi biliyorsun: Şunu şöyle yaparsan şu kadar para, mevki, makam, mertebe..." diyorlar.

Ama söyledikleri iş günah, haram.
"--İstemem, yapmam, hayır!" diyor.

Ahiret günahından korkuyor, ahiret sevabını kaçırmaktan korkuyor, dünya menfaatini tepebiliyor. İşte bu imanını kuvvetlendirmiştir.

İbrahim AS'ın vasfıdır bu. İbrâhim AS, önüne yol çatallaştığı zaman; ya şöyle yapacağım, ya şöyle yapacağım?.. Ama şöyle yaparsam Allah sever, sevap olur da; böyle yaparsam günah olur... Daima Allah'ın seveceği tarafı tercih edermiş. Önüne ihtimaller belirdiği zaman, ya onu seçecek, ya bunu seçecek; Allah'ın sevdiği tarafı seçiyor.

Seçimde diyorlar ki:

"--Bak paranın yarısını kesiyoruz, şimdi veriyoruz. Oy verirsen, öteki yarısını da alacaksın! Yapıştırırsın. Kesik para yapıştı mı, yine tam para olarak geçer. Eğer şu tarafa verirsen, paranın öbür yarısını alacaksın." diyorlar.

Yapmışlar böyle, ben görmedim ama böyle olmuş. Şimdi adam, bu para teklifiyle seçilecek adama bakıyor; sarhoş, ayyaş, hilekâr...

"--Ya bu bakan olursa, milletvekili olursa, hortumunu hazine saldı mı, bitirir. Bu memlekete faydalı olmaz, zararlı olur. Bence şu adam daha faydalı, dürüst, güzel hizmet eder."

Vicdanı o adam hizmet eder diyor, menfaat de bu tarafı gösteriyor. O zaman ne yapması lâzım?.. Daima ahiret için faydalı olan, ahirette kendisine vebal getirmeyecek olan tarafı tercih etmesi lâzım! Böyle yapıyorsa, imanı kuvvetlidir.

Gösteriş için, riyakarlık için yapmıyorsa; işi imanı tamdır. Kınayanın kınamasından korkmuyorsa, imanı tamdır.

Say bakalım üçünü: Kınayanın kınamasından korkmuyorsa, mürâilik yapmıyorsa, önüne ihtimaller çıktığı zaman, Allah rızasının olduğu tarafı tercih ediyosa... Her zaman çıkar insanın karşısına.

Allah bizi kuvvetli müslüman eylesin... İmanımızı tam eylesin... Bunlar imtihandır. Hayatta herkesin önüne, her gün gelir bunlar. Her gün buna benzer şeyler gelir. Önüne para gelir. Şöyle yapıverse, şöyle cebine sokuverse, onun olur.

Birisinin düşürdüğünü görür, cüzdanı düşürdü gidiyor. Biraz daha sabretse, o gitse, o cüzdanı alsa; onun içinde neler var, neler var, neler... Adam onu görmedi, gitti. Koşuyor alıyor, "Al, bunu sen düşürdün!" diyor meselâ...

Her an karşımıza, imtihan olsun diye Allah böyle şeyler çıkartır. Öyle mi yapacak, böyle mi yapacak diye denemek için çıkartır. Hangisini seçeceğiz?.. Allah'ın rızasını kazanacağımız tarafı seçeceğiz.

Bunu eğer çoluk çocuğumuza öğretebilirsek, kendimiz de benimseyebilirsek, başarının anahtarı budur. Cenneti kazanmanın yolu budur. Bunu yapamazsak, her seferinde mağlub oluruz. Her seferinde şeytan bir bahaneyle aldatır:

"--Bak, miden ağrıyor oruç tutma!.."

"--Çocuğunu evlendirmedin, hacca gitme!.."

"--Pantolonunun ütüsü bozulur, namaz kılma!.."

Denmiyor mu bunlar, duymadık mı?.. Her zaman duyarız. Her zaman buna benzer binlerce misal çıkar. Şöyle bir baksa harama, bakacak; bakmıyor. Allah bakmayın demiş. Her zaman gelir.

Allah-u Teàlâ Hazretleri bize imtihanlarda yardım etsin... Başarmaya gayret edip, başaranlardan eylesin...

b. Allah'ın Sevdiği Üç Ses

İkinci hadis-i şerif:

RE. 265/7 (Selâsetü asvâtin yübâhillâhü azze ve celle bihinnel-melâikeh: el-ezân, vet-tekbîru fî sebilillâhi azze ve celle, ve ref'us-savti bit-telbiyeh.) Câbir RA'dan, Deylemî ve İbnün-Neccâr rivayet etmişler:

"Üç ses vardır ki, pek aziz, sonsuz derecede aziz ve celil olan Allah, meleklere bu sesleri gösterir, öğünür, mübâhat eyler: 'Bakın kullarıma, görüyor musunuz kullarımı?' diye kulları medheder. Üç ses dolayısıyla, sahiplerini öğer.

1. (El-ezân) Müezzin ezân okuyor. "Allàhu ekber, allàhu ekber... Allàhu ekber, allàhu ekber..." Ezan sesini Allah sever, yüksek sesle ezan okunmasını sever ve o ezan okuyan kimseyi meleklerine gösterir:

"--Bak şu kulumu görüyor musunuz, nasıl 'Allahu ekber' diyor!.. Bak görüyor musunuz nasıl 'Hayye ales-salâh' diyor, insanları namazı çağırıyor!.. Görüyor musunuz, bak sabahleyin 'Essalâtü hayrun minen-nevm' diyor!.."

Niye?.. Ezanın sesini ve ezanı okuyanı Allah sever ve meleklerine medheder, öğünür."

Melekler ne demişlerdi:

(Ve iz kàle rabbüke lil-melâiketi innî câilün fil-ardı halîfeh) "Hani Rabbin, 'Yeryüzünde ben insanoğlunu yaratacağım!' deyince, melekler ne demişlerdi? (Kàlû e tec'alü fîhâ men yüfsidü fihâ ve yesfiküd-dimâ') "Orayı berbat eden, fesat çıkartan, bozan ve kanlar döken mahlûkları mı yaratacaksın yâ Rabbi?" demişlerdi. (Bakara: 30)

Onun için Allah, "Bak, bu kulum..." diye, meleklere ondan gösteriyor olabilir. Ondan medhediyor olabilir. "Bak siz kullar için insanları yaratacağım zaman, 'Onlar kan dökücü, fitne fesat çıkartıcı, ortalığı berbat edici, târ u mâr edicidir.' dediniz. Bak ezan okuyor gördünüz mü? 'Allàhu ekber' diyor." diye medheder, öğer, öğünür.

2. (Vet-tekbîru fî sebilillâh) "Allah yolunda tekbir getirmek." Tabii bu Allah yolunda sözünden, savaşta gibi mânâ çıkıyor biraz. Çünkü eskiden dedelerimiz çarpışırken (Allàhu ekber, allàhu ekber!..) "Allah en büyüktür!" diye tekbir alırlardı. Çünkü Allah için çarpışırlardı.

"Allah, Allah..." derlerdi, Allàhu ekber, allàhu ekber..." derlerdi savaşta. Bunu da sever. "Bak kullarım 'Allahu ekber.' diyorlar, mallarını canlarını bu konuda feda etmeye hazırlar. Bak en tehlikeli işe nasıl girişiyorlar da olabilir. Allah yolunda, fî sebilillah her zaman söylenen tekbir de olabilir. Ama ben, sanki savaş kasdediliyor gibi sezinliyorum.

Tekbiri sever Allah... Tabii tekbir bazen ne zaman oluyor? Kurban bayramında, arefe gününden, üçüncü günün ikindisine kadar tekbirler var. Namazda "Esselâmü aleyküm ve rahmetullàh, esselâmü aleyküm ve rahmetullàh" deyince tekbir getiriyoruz yüksek sesle, ne de hoş oluyor. Sonra bayramda, bayram tekbirleri var.

İşte buna benzer vesilelerle, Allahu Ekber demek mânâsına da olabilir. Savaşta tabii, çok daha anlam kazanıyor iş.

Bir de bu şey hoşuma gidiyor, İslâm'da alkışlamak, şak şak yok... Bir şeyi beğendiği zaman sahabe-i kiram ne yaparmış? Allahu ekber derlermiş. Bu alkış batıdan gelme bir adet. "Allàhu ekber" demek sahabelerin adeti. Meselâ Ved-duhâ Sûresi ininee dinlediler, çok beğendiler, "Allàhu ekber" dediler. Ondan dolayı biz de hatim indirirken, Ved-duhâ'dan aşağıyı okuduğumuz zaman, "Allàhu ekber, allàhu ekber, lâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber, allàhu ekber ve lillâhil-hamd" diyoruz. Tekbir çok büyük bir söz... Allàhu ekber.

Bir de bir şeyi daha hatırlatayım, şimdi yeni yeni modalandı. Sporcular için, sanatçılar için, --sporcu değil idmancılar için-- şarkıcılar, türkücüler için, hünerliler için, bilmem ne... "En büyük şu!" diyorlar. En büyük bilmem ne... Bağırıyorlar, çağırıyorlar. Yâni o tarzda ifade ediyorlar.

En büyük Allah'tır, Allàhu ekber... Yâni en büyük odur, ondan gayrısı yok. Yâni kullanış tarzını çok garipsiyorum:
"--En büyük Zeki Müren!.."
"--En büyük Muazzez Abacı!.."
"--En büyük gol kralı Metin!.."
Yâni İslâmi edebe uygun görmüyorum. En büyük Allah, o kadar, bitti.
"--En büyük Özal!.."
Bir ara o modalandı. Bak şimdi ne Özal kaldı, ne eserleri kaldı. Gelip geçiyor. Fâniler en büyük olur mu?.. En büyük Allah, Allàhu ekber!..

3. (Ve ref'us-savti bit-telbiyeh.) Hacının hacca giderken, ihramlandıktan sonra sık sık söylediği telbiye. Nasıldı:

(Lebbeyk, allàhümme lebbeyk... Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk... İnnel-hamde ven-ni'mete leke vel-mülk... Lâ şerîke lek.)

Böyle tepeleri çıktıkça, vadileri indikçe, başka müslüman topluluklarla yolda karşılaştıkça telbiye getirecek. Çok derin anlamı var. "Yâ Rabbi sen emrettin de, emrini tuttum, geliyorum; emrine uyarak geliyorum, buyur yâ Rabbi!" diye gitmiş oluyor. Lebbeyk o mânâya geliyor.

Araplarda günlük hayatta da birisini çağırırsan,

"--Sıdkı, yâ Sıdkı!.." desem meselâ, Sıdkı ne der Arapça'da:

"--Lebbeyk!"

Yâni, "Buyur, geliyorum! Kat kat hizmetinde olacağım, hazırım, buyur!" mânâsına bunu kullanırlar.

(Lebbeyk, allàhümme lebbeyk) "Ey Rabbim, buyur, emrindeyim! Kat kat, tekrar tekrar emrindeyim!.." Tekrar tekrar teşekkür ediyorum der gibi, "Tekrar tekrar emrindeyim yâ Rabbi!" demiş oluyoruz. Çok anlamlı, çok duygulandırıcı, gözleri yaşartıcı bir şey, lebbeyk çekerek hacının gitmesi.

Allah bunu da meleklerine gösterir:

"--Bak görüyor musunuz, ey meleklerim?.. Görüyor musunuz, bak nasıl memleketlerini terkettiler!.. Nasıl elbiselerini, rütbelerini çıkarttılar! Nasıl ihramlara büründüler!.. Baş açık, yalın ayak, tozlu yollarda, güneşin altında, nasıl "Lebbeyk, allàhümme lebbeyk..." diye diye gidiyorlar, görüyor musunuz?" diye öğer, öğünür, medheder o kimseleri. Hacılara nasib olan bir şey.

c. Allah'ın Himâyesi Altındaki Üç Kimse

Üçüncü hadis-i şerif. Bu da biraz bundan önceki okuduğum hadis-i şerife bağlanacak.

RE. 265/8 (Selâsetün fî damânillâh azze ve celle: Racülün harace ilâ mescidin min mesâcidillâh, ve racülün harace gàziyen fî sebilillâh, ve racülün harace hâcca) Hulvânî, Ebû Hüreyre RA'den rivayet etmiş bu üçüncü hadis-i şerifi.

(Selâsetün) Üç insan, (fî damânillâhi azze ve celle) aziz ve celil olan Allah'ın himayesi altındadır, koruması altındadır." Üç kimseyi Allah korur, sahip çıkar, hıfz u himaye eder, vikàye eder, korur.

(Daman) Teminat mânâsına, koruma mânâsına, garanti dememek için bu lafları söylüyorum; garanti Türkçe olmadığı için, İtalyanca'dan geldiği için.

1. (Racülün harece ilâ mescidin min mesâcidillâh) "Allah'ın mescidlerinden bir mescide varayım da namaz kılayım, ibadetimi yapayım diye çıkan kimse, Cenâb-ı Hakk'ın teminatı altındadır." Cenâb-ı Hak onu mutlaka taltif edecek, mükafatlandıracak, garantili, şek şüphe yok... Koruyacak, ya da mükafatlandıracak. Garantisi var bu işin. Yâni mutlaka kâr var, ziyan bahis konusu değil... Ziyan bahis konusu değil, mutlaka kazançlı çıkacak.

Allah'ın mescidlerinden herhangi biri... Siz mesela arabaya atladınız, Haller'den Fredang'a geldiniz, siz de buna dahilsiniz. Biz de bir sokaktan çıktık, öbür sokağa geldik filan... Allah'ın mescidlerinden herhangi birisi.

Ama, daha önemli olan yerlere giderse, meselâ Peygamber Efendimiz'in mescidine giderse, meselâ Kudüs-ü Şerife giderse, Mescid-i Aksâ'ya giderse filan. Ama öyle demiyor, herhangi bir mescide... Namaz kılacak ya.

--Niye mescidleri o kadar mükafatlandırmış Rabbul-àlemîn Tebâreke ve Teàlâ?..

Mü'minler muhabbet etsin diye, ahbab olsun diye; karşı karşıya gelsinler, birbirlerinin yüzlerini görsünler diye... Toplansınlar diye, toplanıp konuşsunlar diye. Şu ihtiyacımız var, şunu görelim. Şu sıkıntımız var, şunu halledelim desinler diye.

İnsanoğlu gıda kadar, hava kadar, su kadar, güneş kadar arkadaşa ve sevgiye muhtaçtır. Doktorlar bilir, deney de yapılmış; aynı günde doğan çocuklar üzerinde deney yapmışlar. Ayırmışlar çocukların on tanesini şu tarafa, on tanesini bu tarafa. Kiloları aynı... Amerika'da büyük bir yerde yapmışlar bu işi.

Hepsine ağırlık ölçüsü aynı miktarda, aynı mamadan, sudan vermişler. Aynı bakım, hiç farkı yok; gıdaları, suyu böyle ağırlık bakımından her şeyi aynı... Yanlız bakıcılara demişler ki:

"--Bu on tane çocuğu seveceksiniz, okşayacaksınız, 'Seni maskara seni, şeker misin sen, lokum musun? Ha benim canım...' bilmem ne filan diye, çocuğa sevgi gösterisi yapacaksınız."

Öteki çocuklara bakacak bakıcılara da demişler ki:

"--Çocukları sevmek yok, deney yapıyoruz. Yâni sen içinden seversin belki ama, herhangi bir sevgi tezahürü yok... Robot gibi, makine gibi geleceksin, mamasını vereceksin, altını temizleyeceksin, yıkayacaksın o kadar. Sevgi yok, sadece bakım..." demişler.

Bakımlar aynı; birisi sevgili bakım, birisi sevgi olmadan bakım... Birkaç ay içinde, sevgiyle bakılan çocukların daha büyük gelişme gösterdiğini tesbit etmişler. Neden?.. Bebeklerin de, büyüklerin de sevgiye gıda kadar ihtiyacı var... Sevgiye, sevilmeye, sevince gıdadan büyük ihtiyacı vardır ve sevgisizlik insanı hasta eder.

Hem yetiştirmez; hem de nefrete uğramak, sevilmemek insanı hasta eder, ruh hastası olur. Sevgiyi öğrenememiş insanlar, büyüdükleri zaman topluma bela olur. En büyük gangsterler, haydutlar, katiller, sadistler onlardan çıkar.

Adam mermileri almış, silahları almış, su deposunun üstüne çıkmış, dürbünlü tabancayla nişan alıyor, işlek yoldan geçen arabalara ateş ediyor... Araba kurşunu yeyince, şoför kontrolü kaybediyor, paldır küldür, paldır küldür ortalık karışıyor, düşüyor... O oradan gülüyor, ikinciye ateş ediyor, üçüncüye ateş ediyor. Amerika'da oldu bu.

Neden yapıyorsun bunu?.. Adam orada ölüyor, araba parçalanıyor... Sadist. Yâni sadist ne demek; birisinin ızdırap çekmesinden zevk alan demek. Yâni ruh hastası... Bir hınç duyuyor, kin duyuyor; o kinini önüne gelenden çıkartıyor. Asıl suçludan çıkartmıyor, önüne gelene zulmediyor. Çarpık, ruhi gelişme. Neden? Sevgisizlikten...

--Biz neden camiye geliyoruz?..

--Müslümanlar birbirlerini tanısın, çünkü kardeş. Birbirlerini sevsinler, birbirlerine yardımlaşsınlar diye.

İnsanoğlu yardımlaşan bir yaratıktır, yardımlaşmaya muhtaçtır. Toplum hayatı yardımlaşmayı gerektirir. Ben bu meslerimi kendim yapmadım, bunu mesci yaptı. Bu cübbeyi de ben kendim yapmadım, bunu da terzi yaptı. Bu giyimi de ben yapmadım, bunu da makineler dokudu. Bu kullandığım aleti de ben hiç bilmem bile, yâni nasıl olduğunu. Birisi yapmış kullanıyorum. Ben topluma bir şey veriyorum, herkes topluma birşey veriyor, böylece toplum içinde yaşıyoruz. İnsanoğlu toplumsal bir varlık.

Bazı karıncalar da böyle. Yuvalar kuruyorlar, yüzbinlerce karınca insanların hayret ettiği muhteşem yuvalar kuruyorlar. Arılar da öyle... Son derece muntazam çalışıyorlar, itaatli çalışıyorlar. Ama insanlar harika...

İşte İslâm insanoğlunun hem dünya saadetini, hem ahiret saadetini, ikisini birden sağlamak için, insanların birbirini sevmesini istiyor ve sevginin her türlü levâzımâtını da emrediyor.

Mescide gitmezse, başkalarını görmezse, nasıl arkadaş olacak, nasıl muamele edecek? Onun için camide kılınan namaza, evde namazdan yirmiyedi kat daha fazla sevap veriyor. Yirmiyedi tane kılmış gibi, yirmiyedi kat...

"--Sen ay sonunda maaşını almaya gittiğin zaman, o aylık maaşını almak mı istersin, yirmiyedi kat fazlasını mı almak istersin?.."

"--Hocam lafı mı olur. Yüzde elli zamlı olsa bile razıyım." dersiniz, "Yüzde yirmibeş, yüzde on zam olsa bile razıyız." dersiniz, lafını bile duyunca yüzünüz gülüyor. Yâni, "Vergileri kesmese bile razıyız." dersiniz.

Ama Cenâb-ı Hak, evde kılınan namazdan yirmiyedi kat fazla veriyor mescidde kılınana... Cuma namazı kılınana elli kat sevap veriyor, sarıkla kılınırsa yetmiş kat sevap veriyor.

Dişlerini fırçalarsa yetmiş kat sevap veriyor. Temizlik olsun diye, ağzı kokmasın diye, pırıl pırıl olsun diye. 1400 yıl önce. Yâni macunlar çıktığı, diş fırçaları icad olduğu zaman değil.

--E o zaman macun da yoktu, fırça da yoktu. Dişlerini nasıl temizliyorlardı?

Çok ilginç. Ağaç dallarını kesiyorlardı, ağaç dallarının lifleriyle dişlerini temizliyorlardı. Hem de kullandıkları misvak ağacı, mikropları öldürücü özellikte. Küçük çapta varlıkları öldürücü özellikte. Antiseptik, ağzı temizliyor.

"Ağzı temizleyicidir, Allah'ın rızasını kazandırıcıdır." diye bildiriyor Peygamber Efendimiz.

"--Benim yanıma böyle ağzınız kokarak gelmeyin." buyurdu.

Abdest alıyoruz, üç defa ağzımızı çalkalıyoruz, temizliyoruz yâni. Burnumuzu, elimizi, ayağımızı yıkıyoruz. Yâni İslâm, güzel bir şeyi yaptırmak için bütün temel şeyleri mükafatlandırıyor. Camiye de müslüman geldi mi, arkasından çok faydalar görüyor. Onun için camiye gelmek çok sevap...

Hatta camiye gelmeyen şimdi burada, 250 kron ceza yiyor değil mi. Hesep tutmuyoruz ya, neyse... Herkes kendi hesabını kendi tutsun; medenî medenî gelsin, cezasını versin vakfımıza...

2. (Ve racülün harece gàziyen fî sebillilah) "Allah yolunda gazaya çıkan kimseye de, Allah mükâfatı kesin olarak verir." O da Allah'ın teminatı altındadır. O mutlaka kârlı olacak. Allah yolunda gazaya giden kimse.

--Çarpışmadan döndüler?..

Olabilir, çarpışmadan dönse bile sevap var. Yâni Allah yolunda savaşmak çok önemli. Yâni savaşmak için de savaşmanın araçlarını, gereçlerini, teşkilatını da kurmak lâzım.

Müslümanlar leb demeden leblebiyi anlamalı! Araçsız, gereçsiz savaş olur mu?.. Olur ama, pırasa doğrar gibi doğrarlar insanı... Yâni olur ama öyle olur. Olur ama, olmaz. Taşla, sopayla olmaz. Onun için Kur'an-ı Kerim'de buyruluyor ki:

(Ve eiddû lehüm mesteta'tüm min kuvvetin) "Din düşmanlarına karşı, gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın!" (Enfal: 60)

Herkes teşkilat kuruyor; CIA, Moshad, İntelijans Servis, FBI, KGB... vs.vs. Herkes harıl harıl teşkilat kuruyor, kendi menfaatlerini sağlamak ve elde etmek için; veyahut kendisini savunmak için.

--E müslümanlar?..

Müslümanların bir şeyi yok, birliği yok, beraberliği yok... Başlarına getirdikleri adamlar; Al Kazzafi'yi, vur Saddam'a... Al falanca kralı, vur öteki bilmem neye... Yâni al birisini vur ötekisine... Yâni hizmet etmeyeni def et başından, hizmet edecek bir insan seç!..

Yok... Hizmet eden ipte sallanacak, hizmet etmeyen baş tâcı edilecek... Başının üstüne oturtacak, kafasının üstünde gezdirecek haini... Haini baş üstünde gezdirecek, onun için her fedakârlığı yapacak; ama hizmet eden dokuz köyden koğulacak... Olmaz!

Allah yolunda cihad, dinin temelidir. Ve bunun her türlü araç ve gereç ve techizât ve teşkilatını müslümanlar yapmazsa, sorumludur. Yapmıyorlar... Hepsine Allah sorar. Bunun hesabını hepsine sorar.

Herkesin bir dükkanı var, kazanç kazanmak için... Herkesin bir teşkilatı var, kendisini savunması için... Hatta maddi menfaat için, para kazanmak için şirketleri, teşkilatları var. Hatta tüccarların badigardları var, koruyucuları var... İslâm her gün ezilmekte, müslümanların her gün üçü beşi şehid olmakta... Bu kadar vurdum duymazlık, bu kadar tedbirsizlik, bu kadar şaşkınlık, bu kadar gaflet; ilk çağlarda oluyordu, Yirmibirinci Yüzyıl'da nasıl oluyor bilmem. Örnekleri de varken, çok örnekleri de olduğu halde...

3. (Ve racülün harace hâccen) "Ve hac yapmak için yola çıkan kimseyi de, Allah mutlaka himayesine alır, mükâfâtı vaadetmiştir." İster haccı yapabilsin, ister yapamasın. Mutlaka garantili, teminatlıdır.

Hâc, a'sı uzun, haccı yapan kimse demek. Hac yapan kimse...

--Pekiyi hacı diyoruz biz, ı'yı nereden eklemişiz?

Arapça'da î benim demek. Hacî demek, "Ey benim hacım!" demek.

--Hacı, hacı gel, hacı git ne demek?

Benim hacım gel, git demek. Onun için bizde hacı sözü yayılmış, aslında hacım demek, (my pilgrim ingilizcesi). I'sı benim mânâsına geliyor. Doğrusu, sadece haccı yapan kimse demek istiyorsak yâ hâc, ey hacı yapan... Kadınsa, yâ hâcce... Ama hâcî dedi mi, hacım demek.

Hani, "Kardeş senin adın ne? Memleketin neresi?.." deriz, veya "Kardeşim, senin adın ne?" diyoruz ya,
"--Arkadaş sen ne yapıyorsun ya?"
"--Hiç bir şey yapmıyorum."
"--Arkadaşım, hemşerim, beyefendi, efendim..."

Arasıra, bazen benim mânâsını ekliyoruz ya, öyle...

Hacıya Cenâb-ı Hak mükafat vaadediyor, himayesine alıyor, koruyor, mükafatlandıracak. Mescide gideni mükafatlandırıyor. Savaşa gideni mükafatlandırıyor.

Hacılığı, mescide gitmeyi yaparız; ama savaşa gitmeye gelince, o zaman işler karışıyor. O zaman vaziyet biraz karışık... Çok fırın ekmek yememiz lâzım!..

El-fâtihah!..

28. 10. 2000 - İSVEÇ