27. 06. 2000 AKRA TEFSİR SOHBETİ

(Bakara: 177)

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN

Hazırlayan: Erkayalar

ASIL İYİLİK

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun...

Bakara Sûre-i Şerîfesi'nin 177. ayet-i kerimesindeyiz. Çok mühim noktalara topluca yer veren bir ayet-i kerime... Onun için kardeşlerimizin bu ayet-i kerimeyi özellikle dikkatle dinlemelerini, mümkünse ezberlemelerini rica edeceğim.

Önce mübarek metnini okuyalım. Bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Leysel-birre en tevellû vücûheküm kıbelel-meşrikı vel-mağribi velâkinnel-birra men âmene billâhi vel-yevmil-âhiri vel-melâiketi vel-kitâbi ven-nebiyyîn, ve âtel-mâle alâ hubbihî zevil-kurbâ vel-yetâmâ vel-mesâkîne vebnes-sebîli ves-sâilîne ve fir-rikàb, ve ekàmes-salâte ve âtez-zekâh, vel-mûfûne biahdihim izâ àhedû, ves-sàbirîne fil-be'sâi ved-darrâi ve hînel-be's, ülâikellezîne sadek, ve ülâike hümül-müttekn.) (Bakara: 177) Sadakallàhul-azîm.

a. İman Nedir?

Bu ayet-i kerime büyük vazifeleri ve çok geniş önemli temelleri, doğru akîdeyi ve inancı bildiriyor; kelimelerinin çatısı altında toplamış bulunuyor. Bunu göstermek için bir hadis-i şerif nakledelim:

(An ebî zerrin ennehû seele rasûlüllah SAS: Mel-îmân?) Ebû Zerr-i Gıfârî RA Peygamber Efendimiz'e:

"--Yâ Rasûlallah, iman nedir?" diye sormuş.

Yâni gerçek imanın, Allah'ın sevdiği imanın, Rasûlüllah'ın öğretmek murad ettiği güzel imanın inceliklerini öğrenmek için sormuş olduğu anlaşılıyor.

Buna cevap olarak Peygamber SAS Efendimiz, (Leysel-birre en tevellû vücûheküm kıbelel-meşrikı vel-mağribi...) ayet-i kerimesini okumuş.

Sonra Ebû Zerr-i Gıfârî tekrar sormuş. Yâni, "Bu ayeti anladım ama, iman nedir?" diye. Peygamber SAS Efendimiz, bu ayeti tekrar okumuş.

Sonra bir daha sormuş. Belki teferruat istiyor, belki başka bilgiler istiyor, belki umduğu başka cevap var. Tekrar sorunca, Peygamber SAS yine aynı ayet-i kerimeyi okumuş. Sonra Ebû Zerr-i Gıfârî Hazretleri'ne demiş ki:

(İzâ amilte haseneten ehabbehâ kalbüke, ve izâ amilte seyyieten ebgadahâ kalbüke) Yâni imanın tarifini mâdem ayrıca, bu ayet-i kerimeden ayrı bir beyan olarak beyan edilmesini istiyorsun, taleb ediyorsun, o zaman söyleyeyim:

"--İman, bir güzel ameli, haseneyi işlediğin zaman; Allah'ın rızasına uygun, dinin tavsiye ettiği güzel bir işi yaptığın zaman, kalbinin onu sevmesidir. Kötü bir işi, Allah'ın sevmediği bir işi yaptığın zaman da, kalbinin, gönlünün onu sevmemesidir, ondan üzülmesidir." diye tarif etmiş.

Ama, "İman işte böyle olur, mü'min insan böyle olur." diye anlatmak için, üç defa bu ayet-i kerimeyi okumuş.

b. Ayetin Sebeb-i Nüzûlü

Bu ayet-i kerime ehl-i kitâba, yâni hristiyanlara ve yahudilere cevap olarak indirilmiş bir ayet-i kerime. Hristiyanlar ibadetlerinde doğuya, yâni maşrıka, güneşin doğduğu tarafa dönerlerdi. Yahudiler de mağribe, yâni Beytil-Makdis taraflarına doğru, batıya doğru dönerlerdi. Umûmiyetle yönlendikleri yön buydu ve bunu önemli bir şey sayıyorlardı, üzerinde duruyorlardı.

Sonra, Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere'ye geldiği zaman, namazı kılarken Beytül-Makdis'i kıble edinip, oraya doğru dönerken, gönlü Kâbe'yi arzu ediyor diye, temenni ediyor diye; İbrâhim AS'ın aziz hatıraları var, yeryüzünde ilk inşa edilmiş mâbed, çok mübarek bir yer diye, Allah-u Teàlâ Hazretleri Kâbe-i Müşerrefe'ye dönülmesini emredince; bu durum, yâni Beytil-Makdis'ten dönmek ehl-i kitâbın canını sıktı. Müslümanların bir kısmı da, bu hususta tereddüt ettiler. Onun üzerine kıblenin değiştirilmesinin Allah'ın emri olduğu, ona uyulması gerektiği bildirildi. Geçtiğimiz derslerde, bu kıblenin değiştirilmesi ile ilgili ayetleri okumuş, açıklamıştık.

Buna rağmen, yahudiler ve hristiyanlar kendi yönlerine dönmeyi, mühim bir şey gibi ön plânda tuttukları için, işin böyle maddî bir hareket olmadığı, aslında çok derin kökleri olduğu; yâni Allah'ın sevdiği, razı olacağı dinin, imanın çok daha derin temelleri olduğu bu ayet-i kerimeyle anlatıldı.

Binâen aleyh, sebeb-i nüzûlü bu hristiyanların ve yahudilerin kıblenin değişmesi üzerine itirazları, söylentileridir.

İbn-i Abbas RA'a göre de, bu mü'minler içindir. "Daha önceden başka yere dönülürken, sonra Kâbe-i Müşerrefe'ye dönülünce bu işten bazı mü'minler tereddüde düştüler? Onlara, 'Doğuya dönmeyin, batıya dönmeyin; Kâbe'ye dönün!' diye müslümanlara hitaptır." diye bu ayet-i kerimeyi İbn-i Abbas böyle tefsir etmiş, böyle izah etmiş.

c. Doğuya, Batıya Dönmek İyilik Değildir

Şimdi ilk önce âyet-i kerimeyi, dinleyenlerin anlayacakları şekilde, ağır ağır kelimeleriyle beraber açıklayalım. Sonra izahları yapalım:

(Leysel-birre) Leyse, değildir mânâsına Arapça bir kelime. İsim cümlelerinin başına geliyor, isim cümlesinin öznesini ötre okutuyor, yüklemini de üstün okutturuyor. Özelliği bu. Yâni i'rab dediğimiz, Arapça kelimelerin sonlarının okunması, dilbilgisi kuralları bakımından bu leyse fiilinin önemi bu.

Bir isim cümlesi, meselâ "Hava güzeldir." gibi fiili olmayan bir cümle... İki isimden, bir isim ve bir sıfatın teşkil ettiği, bir özne bir yüklem olan cümleye isim cümlesi deniliyor. Bunun başına geliyor. "O öyle değildir." mânâsına geliyor, anlamı olumsuzlaştırıyor.

Şimdi burada (leysel-birre), birr kelimesi üstün okunduğu için, bu yüklemi oluyor. Yâni, "Birr, iyilik, takvâ, iyi müslümanlık, iyi dindarlık değildir." Ne?.. Şu sayılan şey iyi dindarlık değildir. Nedir o?..

(En tüvellû vücûheküm kıbelel-meşrikı vel-mağrib) "Ey yahudiler, ey hristiyanlar! Sizin yönlerinizi doğuya veya batıya dönmeniz ve bu hususta Allah'ın ahir zaman peygamberine, vahyine, indirdiği Kur'an-ı Kerim'e itiraz edip Kâbe'ye dönülmesini kabul etmemeniz, bu hususta ileri geri konuşmanız dindarlık değildir. Asıl dindarlık böyle olmaz. (Ve lâkinnel-birre) Fakat asıl dindarlık, şöyle şöyle yapmaktır..." diye bütün ayet-i kerimenin geriye kalan kelimelerinde nelerin asıl dindarlık olduğu anlatılıyor.

Burda birr kelimesi, b-i-r-r; r harfi şeddeli yâni, iki tane. Birr, iyiliğin her çeşidine verilen bir isimdir. Yâni ibadet ve taat, itaat ve hayırlı ameller, sevap kazandıran şeyler... Yâni, sonuç itibariyle insanı Allah'ın rızasına, cennete götüren, sevap kazandıran faideli, güzel olan bütün hayırlı işlere birr denilir.

Umumiyetle biz sadece birr kelimesini kullanmayız. Çünkü Türkçe'de bir, iki, üç, dört diye sayı olarak bir var, belki bazıları bunu bilemez. Ecdad dâimâ takvâ kelimesiyle beraber kullanmış. Birr ü takvâ; iyilik ve Allah'tan korkarak böyle titizce müslümanlık yapmak mânâsına beraber kullanılmış.

İyilik yapan kimseye de isim olarak el-berrü, yâni b harfi üstünlü olarak berr denilir. Berren bivâlideyhi; anne babasına iyilik yapan evlât mânâsına. Veyahut b'den sonra elif gelerek el-bârru; yâni iyilik yapan kimse mânâsına ism-i fâil sigasıyla kullanılır.

İyilik diyelim biz, ama böyle anlayalım ki; Allah'a itaat mânâsına, sevap kazandıran, hayır hâsıl eden, insanı cennete götüren icraat demek.

"Birr, sizini yüzünüzü doğuya veya batıya dündürmeniz değildir. Şu ayet-i kerimede, aşağıda sayılacak olan şeylerdir, asıl onlardır." mânâsına.

Burada eğer hitap müslümanlaraysa, "Ey müslümanlar, sizin daha önceden, kıble belirlenmezden önce istediğiniz yöne namaz kılıyordunuz. O tarafa, bu tarafa dönüp kılıyordunuz. Şimdi kıble emrolundu, artık o değildir." diye böyle yorumluyorlar ama, daha ziyade yahudiler ve hristiyanlara hitap ettiği şeklindeki rivayet kuvvetli.

Bir de bazı kıraatlerde (Leysel-birrü) diye okuyan kıraat alimleri var. O zaman birr kelimesi leyse'nin ismi oluyor; haberi (en tüvellû) oluyor. Şimdi bizim okuduğumuz gibi birre olunca, mânâda öncelik kazanmış oluyor. Yâni vurgulanmış oluyor. Haberin öne getirilmesi dikkati çekmek içindir. Yâni yüklemi öne getirmek... (Leysel-birre) okunduğu zaman, "İyilik değildir şunlar, şunlar; asıl iyilik şunlar şunlardır!" diye mânâ daha kuvvetli olmuş oluyor. (Leysel-birrü) dendiği zaman, düz, heyecansız bir hüküm söylenmiş oluyor. Ama sonuç itibariyle, mânâ ikisinde de aynı noktaya geliyor.

d. Asıl İyilik

(Leysel-birre) "İyilik değildir, iyi dindarlık değildir, iyi insanlık, iyi müslümanlık değildir, yüzünüzü batıya veya doğuya dönmek..."

(Ve lâkinnel-birre) Bu lâkin de Türkçe'de kullanılan bir kelime. Bu da yine isim cümlelerinin başına gelir. Leyse'nin aksini yapar; yâni ismini üstün okutur, haberini ötre okutur. (Ve lâkinnel-birre) "Fakat asıl iyilik şunları yapanların iyiliğidir..." diye, o sıralama geliyor ondan sonra. O sıralamayı şimdi bir bir açıklayacağız. Önce bu sözü açıklayalım! Ona bağlı öteki mânâları kolay kavrayalım diye bu ana cümleyi açıklayalım:

"Sizin yaptığınız doğuya, batıya dönmek asıl birr değildir. Lâkin asıl birr şunları şunları yapmaktır..." diye, derin dindarlığın temellerini bize Cenâb-ı Hak Teàlâ bildiriyor. (Ve lâkinnel-birre) Burada birr kelimesini, el-bârre diye ism-i fâil sigası şeklide okuyan kıraat alimleri de olduğunu kitaplar yazıyor. Yine o zaman, "İyi insan şunları yapan kimselerdir." mânâsına gelir. Birr diye okunursa, "Asıl iyilik şunu yapanın iyiliğidir." mânâsına geliyor o zaman.

(Men) "İyi bir dindar kimse o kimsedir ki; (âmene billâhi vel-yevmil-âhiri) Allah'a inanır ve ahiret gününe inanır, (vel-melâiketi) ve Allah'ın meleklerine inanır, (vel-kitâbi) Allah'ın kitaplarına inanır."

"Kur'an-ı Kerim'e inanır" diye de açıklayanlar var. Yâni el-kitab, kitap cinsinden Allah'ın ilâhi kitap olarak daha önceki peygamberlere indirdiği kitaplara inanır. Ama tekil olduğundan, "Vel-kitab'dan maksad Kur'an'dır." diyenler var.

Birinci söz daha tercih ediliyor. Çünkü arkasından, (Ven-nebiyyîn) "Peygamberlere inanır." kelimesi geliyor. Eğer "Peygambere" deseydi, o zaman bu (vel-kitab) Kur'an olurdu, peygamber de bizim Peygamber Efendimiz olurdu. Allah-u Teàlâ Hazretleri umûmî beyan ediyor: "O kimsenin iyiliğidir ki asıl iyilik; o kimse Allah'a inanır, ahiret gününe inanır, meleklere inanır, kitaba inanır, yani bütün kitaplara inanır; (ven-nebiyyîn) ve Allah'ın gönderdiği bütün peygamberlere inanır."

Elhamdü lillâh, biz böyleyiz. Hamd ü senâlar olsun, Allah'ın bütün peygamberlerine inanıyoruz. Hepsinin gönlümüzde müstesnâ mevkîleri, makamları var. Mûsâ AS, İsâ AS, İbrâhim AS, Ya'kub AS, Yûsuf AS... Adem AS'dan Peygamberimiz'e kadar, hepsine inanıyoruz.

Sonra: (Ve âtel-mâle) Bu âtâ fiili nereye bağlı? (Men âmene) Âmene'ye bağlı. Yâni asıl iyilik kimin iyiliğidir? "Hem şunlara şunlara iman eden ve hem de (âtel-mâle) malı veren, (alâ hubbihî) sevgisi üzere..." Onu açıklayacağım, daha geniş bir şekilde söylenenleri nakledeceğim. "Malı sevgisi üzere verendir."

Kime verendir?.. (Zevil-kurbâ) "Kendisiyle yakınlık bağları olanlara, (vel-yetâmâ) yetimlere... (Vel-mesâkîne) Kendi idaresini sağlayamayan, dâimâ insanlara muhtaç durumda olan miskinlere... (Vebnes-sebîl) Yolculara, (ves-sâilîn) ve gelip isteyen, dilenenlere... (Ve fir-rikàb) Ve kölelikten kurtulmak isteyen insanlara malı verendir." Yâni, "O kimsedir ki malı sevgisi üzere verir; yakınlara, yetimlere, miskinlere, yolculara, dilenenlere ve esarette olanlara..."

(Ve ekàmes-salâh) Bu da yine âmene'ye bağlı. "Ve o kimsenin iyiliğidir ki, o kimse aynı zamanda hem şunlara iman eder, hem malı şunlara şunlara verir... (Ve ekàmes-salâte) Ve namazı dosdoğru, sapasağlam, dimdik kılar... (Ve âtez-zekâte) Ve malının zekâtını verir... (Vel-mûfûne biahdihim izâ àhedû) ve insanlarla ahdettikleri zaman, ahidlerine riayet eden kimselerin dindarlığıdır asıl makbul olan dindarlık." Buradaki (mûfûne), yukarıdaki men âmene'deki men'e bağlı.

(Ves-sâbirîne fil-be'sâi ved-darrâi ve hînel-be's) "Sabredenlerin edenlerin birr ü takvâsıdır." Nerde sabrediyorlar? (Fil-be'sâi ved-darrâi) "Fakirlik, yoksulluk durumlarında; hastalık, elem, keder durumlarında; (ve hînel-be's) ve savaş zamanında sabredenlerin birr ü takvâsıdır."

(Ülâike) "İşte bütün bunları yapanlar, işte bunlar (ellezîne sadak) dindarlığı dosdoğru olan, özü sözü doğru olan kimselerdir. (Ve ülâike hümül-müttekn) İşte bunlar müttakî olanların, Allah'tan korkan, birr ü takvâ sahibi sıfatına hakkiyle layık olan müttakìlerin ta kendileridir."

e. Allah'a İman

Ana mânâ bu, şimdi kelime kelime üzerinde durarak açıklayalım. Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki; asıl dindar insanın ilk sıfatı Allah'a inanmasıdır. Yâni Allah'a inanmak, Allah'tan korkmak ve Allah'ın emirlerini tutmak önemlidir. Yoksa öyle Allah'a itiraz edip, Peygamberini kabul etmeyip, Kur'an'ına sırt çevirip, doğuya dönmek, batıya dönmek iş değildir. Bunlar maddî hareketlerdir. Bunlardan önemli olan, bunun derinliğindeki daha önemli işleri yapmaktır.

Şimdi bu ayet-i kerimeyi iyice öğrenirse kardeşlerimiz, her yerde konuşmalarında gayet iyi bir şeklide bunları anlatırlar.

Allah'a iman en önemli oluyor. Allah'a iman edip bağlanmak, övünülecek dindarlığın, Allah'ın iyi kulu olmanın, kâmil insan olmanın ilk şartı oluyor. İnanacak ve doğru inanacak. Onun için Allah'a inancımızın, Allah'ın razı olacağı şekilde, Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de bildirdiği şekilde, Peygamber Efendimiz'in anlattığı şekilde; böyle abuk sabuk, efsane, masal, yalan, yanlış, şirk, küfür bulaşığı olmayan bir güzel iman olması lâzım!..

Güneş tanrı mıdır?.. Olamaz! Hangi ilim adamına sorarsan sor. Öküz tapınılacak bir mahlûk olabilir mi?.. Olamaz! Hazret-i İsâ tapınılacak bir varlık olur mu?.. Olmaz. Çünkü Hazret-i İsâ'dan önceki insanlar bu sefer neye tapınacaklardı? Eğer tapınılacak Hazret-i İsâ idiyse, Hazret-i Adem'e tapınılması lâzımdı veya Hazret-i Âdem'in yerine Hazret-i İsâ'nın gelmesi lâzımdı. Nerden baksan, nasıl düşünsen, olmaz!

Hazret-i İsâ kendisi, kendisine tapınılmasını da söylememiştir. Söylemediği kesin. Allah'ın emrettiğini söylemiştir. Allah'ın birliğine çağırmıştır. İnsanlar onu, mucizelerinden dolayı tanrı sanıyorlar. Halbuki gayet basit bir olay. Peygamberler Allah'ın sevgili kulları oldukları için, Allah onlara olağanüstü şeyler yapma meziyeti vermiştir.

Bizim Peygamberimiz'in de nice mucizeleri vardır. Müşriklerin gözleri böyle faltaşı gibi açılıp, hayretler içinde müşahade ettikleri "Allah Allah!" deyip böyle şaşırdıkları mucizeleri vardır. Mûsâ AS'ın çeşitli mucizeleri vardır. Buraya kadarki ayetlerde okuduk. Kur'an-ı Kerim beyan ediyor, Peygamber Efendimiz beyan ediyor. Tur dağında, sihirbazlarla karşılaşmasında, Firavun'dan kurtulmasında...

İbrâhim AS'ın mucizeleri vardır, Nuh AS'ın mucizeleri vardır. Peygamberlerin mucizeleri olur. İsâ AS'ın da mucizeleri vardır. Hastaları iyi etmek vs... Ona tapmak doğru değil.

Başka ne var insanların tapındıkları?.. Dinler tarihini şöyle hatırımıza getirelim... Hele Yunanlılar'ın hiç tutulacak tarafları yok! İşi tamamen edebiyata ve masala boğmuşlar, Olimpos dağı, Zeus, harb tanrısı, şarap tanrısı, aşk tanrısı... vs. İşi tamamen saçmalamışlar. Tamemen şirk, korkunç bir şirk.

Sâsâniler, Persler; onlar işte iyilik tanrısı, kötülük tanrısı diye iki tanrı düşünmüşler; Yezdan, Ehrimen diye, aydınlık, karanlık diye. Halbuki karanlık, aydınlık bir ışık olayıdır, biliyoruz. Hiç bunun tanrı olmakla ilgisi yok. Hepsini yapan Rabbül-âlemîn... Yeri göğü yaratan, yeri göğü idare eden, yerin, göğün mülkünün sahibi Allah'ın hepsi.

Demek ki iyilik de, kötülük de Allah'tan. Bütün mukadderâtı Allah takdir ediyor. Eğer bir kaç tane otorite, yâni tanrı, istediğini yapan merkez olsaydı, kâinatta birlik olmazdı, düzen olmazdı, kargaşa olurdu, çatışma, çarpışma olurdu. Bu fizik düzeni, kimya düzeni, bu muhteşem ahenk ve birlik olmazdı. Yer gök darmadağın dağılırdı. İşte o zaman Yunanlıların efsaneleri gibi, o tanrı o tanrıya saldırır, o onunla kavga eder, Olimpos dağındaki Zeus onlara kızar, bağırır, çağırır filan... Bunlar tiyatro konusu tabii.

f. Ahiret Gününe İman

Önce (âmene billâh); yâni, "Dindar bir insan o kimsedir ki Allah'a iman etti." Allah'a iman ettikten sonra önemli ikinci vasıf nedir?.. (Vel-yevmil-âhir) "Ahiret gününe inanmak."

Şimdi bu ahirete inanmak en önemli, en kıymetli, insanlara en faydalı iman şûbesidir. Putlara tapanlar ahirete inanmıyorlarmış. Bizim arkadaşların kendi hayatlarında yaşadıkları bazı olaylardan da anlattıklarına göre, meselâ Amerika'da bir toplantı düzenlemişler. Haham, papaz ve müftüyü çağırmışlar, konuşturmuşlar. Haham ahireti inkâr etmiş. Ben hayretler içinde kaldım.

Orda tabii, papaz çıkmış demiş ki:

"--Aziz kardeşim! Sen nasıl ahireti inkâr edersin ki, işte beraberce okuduğumuz Tevrat'ta, İncil'de, Ahd-i Atik, Ahd-i Cedid, mukaddes kitapta şu ayet var, bu ayet var?.." diye, o bile razı olamamış.

Demek ki ahirete inanmayan yahudiler var, ehl-i küfür var. "Her şey dünyadadır." diyenler var. Bunların karşılığında Cenâb-ı Hak Teàlâ, kendisine imandan sonra, hemen ahirete imanı beyan buyuruyor. Bu önemini gösterir. Allah'a inanmak birinci önemli, temel iş; ondan sonra ahirete inanmak geliyor.

Ahireti inkâr etti mi insan, ne müslümanlık kalır, ne iman kalır, ne akıl, ne mantık kalır. Çünkü bilinmeyen bir şeyi, istikbâle ait bir şeyi, bir insanın kalkıp da inkâr etmesi, hakkı ve haddi değildir. "Yarın yağmur yağmayacak, yarın şöyle olmayacak!" veya "Bir asır sonra şu olmayacak, bu olmayacak..." diye kimse diyemez. Diyene de derler ki:

"--Nerden biliyorsun ya sen? Nasıl karar veriyorsun buna?!"

Yâni bu inkâr delilli de değildir, bir belge gibi bir şey de yoktur. Binâen aleyh ahirete iman, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir şeydir; çünkü ileridedir. Kimsenin inkâra hakkı yoktur. Bilimsel olarak da doğru değildir. Din bakımından doğru değildir. Hele Kur'an bakımından, hele sünnet yönünden hiç doğru değildir.

--E pekiyi bazıları çıkıyor da, "İşte cennet de, cehennem de bu dünyada, ahirette bu dünyada..." diyorlar?..

Hayır! Öyle değil!

(Vel-ba'sü ba'del-mevti hakkun) "Öldükten sonra dirilmek vardır." Hesap vardır, mahkeme-i kübrâ vardır, cennet vardır, cehennem vardır.

İşte asıl mü'min insan, Allah'a inanır ve ahiret gününe inanır. En önemli iş bu... Ahirete inandığı için de, hesabı düşündüğü için de, sağlam müslüman olur. Ahirete inanmayan, sadece bu dünya var diyen, "Vur patlasın, çal oynasın... Bu dünyada ne yaparsam yanıma kârdır." diye epikürist bir felsefeyle, zevkle, hedonist felsefeyle böyle ömrünü geçirir. "Nasıl olsa ben yaşayacağım kadar yaşayacağım; ondan sonra bir şey yok!" diye çok anarşist olur, çok bozguncu olur, çok bencil olur, çok zararlı işler yapar. Yâni zararları da çok ama, gerçek de değil, bilimsel de değil. Asıl dindar, asıl iyi insan hem Allah'a inanır, hem ahiret gününe aşk ile, sıdk ile, yakìn ile inanır.

g. Meleklere İman

(Vel-melâiketi) "Meleklere inanır." Melekler nedir?.. Melekler Allah'ın kullarıdır ve onları çeşitli vazifelerle vazifelendirmiş, emretmiş; o vazifeleri yapıyorlar.

Şimdi "Meleklere de inanmaktır" demekle yahudilere şöyle bir, "Siz bak bu yanlışı da yapıyorsunuz!" diye bir işaret var. Çünkü yahudiler Cebrâil AS'ı düşman ediniyorlardı. Onu melek kabul etmek istemiyorlardı. Ama, Allah'ın ulu meleklerinden birisi. Mü'min insan melekelere de inanır.

--E görmüyoruz...

Görmüyoruz ama etrafımızda bir çok iş olup duruyor. Olduran Allah-u Teàlâ Hazretleri; vazifeliler melekler... Gözümüzü, kolumuzu, her âzâmızı, her eklemimizi bekleyen melekler var. Sağımızda, solumuzda hafaza melekleri var. Amellerimizi yazıyorlar, tesbit ediyorlar. Bunlar mahkeme-i kübrâda ortaya konulacak. İnsanların hesabı o mahkemede öyle görülecek, öyle belgelendirilecek. Yerdeki, gökteki bir çok olayları da yapan, götüren, Allah'ın böyle ulvî varlıkları var, görünmez varlıkları var. İman ediyoruz.

Görünmez ama, göründüğü zaman da oluyor. Görülebilir duruma da geçebilirler. İstedikleri zaman insanın karşısına çıkarlar. İbrâhim AS'a misafir gibi gelmişler. Cebrâil AS Peygamber Efendimiz SAS'e, bir beyaz elbise giymiş kişi olarak çok kere gelmiş. Başka insanlar da görmüş, konuşmasını da duymuş. Olur yâni.

Görünebilirlik kabiliyeti de var, ama herkes göremez. Peygamber Efendimiz konuşup dururken, yanındaki hanımı Hatice Anamız göremiyordu. Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz ile dururken, Cebrâil geldiği zaman, "Allah'tan selâm getirdi sana." diye söylüyordu ama, Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz göremiyordu.

Ama hakiki mü'min, hakiki birr ü takva sahibi insan, meleklere de inanır.

h. Kitaplara İman

Sonra, (Vel-kitâb) "Kitaba da inanır." Kitap tabii, "Allah'ın kitap indirdiğine de inanır." mânâsına bütün kitapları, bütün semâvî kitapları içine alan bir tâbir olabilir.

Yalnız burada bir şeyi de açıklamak lâzım. Biz bütün semâvî kitapların o zamanki, o peygambere indiği zamanki bozulmamış hâline inançlıyız. Yoksa kitap kaybolmuş, aslı ortada yok, sonradan birisi yazmış, "Bu işte odur" demiş. O artık bilimsel bakımdan düşünülecek bir şey. İçindeki yazılan şeylerin bir kısmı doğru olabilir, bir kısmı da kişilerin katması olabilir.

Nitekim yüzlerce İncil'in cümleleri birbirlerinden farklıydı. Demek ki, ana konularda bazı hatırda kalan şeyler tam tutuyor ama, bazılarını tam tutturamadıkları için farklılıklar olmuş. Bunlar elenmiş, İznik Konsülünde, milattan sonra 325 yılında; dört tanesi bırakılmış, ötekiler reddedilmiş. Bu arada Hazret-i Muhammed AS'ın ahir zaman peygamberi olduğunu açıkça beyan eden Barnaba İncili de reddedilmiş, dışlanmış. Halbuki, "Ahir zaman peygamberi Ahmed, Muhammed isminde Allah'ın sevgili, en sevgili peygamberi gelecek!" diye orada var. Bütün incillerde de Paraklitus şeklinde var. Onlar da onu başka türlü, Rûhül-kudüs veya Cebrâil gibi bir şeyle yanlış yorumluyorlar ama, var aslında...

Şimdi kitaplara inanırız ama, bozulmamış şekillerine inanırız. Yoksa bozuklarına inanamayız. Çünkü bozulduğu için, yanlış noktaya götürür. Kur'an-ı Kerim, bütün hepsini toplayan, bütün hepsini temsil eden, hepsinin içindeki mânâları ihtivâ eden en son kitaptır. Yâni:

(Fîhâ kütübün kayyimeh) Kur'an-ı Kerim içinde her türlü eski peygamberlere indirilmiş bilgiler de mevcut olduğundan, hepsinin temsilcisidir. Ona inanması lâzım! Bütün kitaplara inanıp, asıl Kur'an-ı Kerim'e inanması lâzım!

Çünkü asıl bilgiler, bozulmamış bilgiler, harfi bile değişmemiş bilgiler, ceylan derisine yazılmış, kürek kemiği üzerine yazılmış, şuraya yazılmış, buraya yazılmış... Bugüne kadar elhamdü lillâh elimizde, müzelerde saklanan, Hazret-i Osman zamanından, Hazret-i Osman'ın kanı üstüne damlamış nüsha elimizde... Hazret-i Ali'nin eliyle yazdığı imzalı Kur'an-ı Kerim müzemizde, elhamdü lillâh... Tabii bir mü'min, Allah'ın kitaplarına inanır.

i. Peygamberlere İman

(Ven-nebiyyîn) "Allah'ın gönderdiği mübarek peygamberlerine, kullara Allah'ın emirlerini bildiren vazifeli peygamberlere inanır." Bir tanesini inkâr etse, olmaz. Allah'ın peygamberlerinin hepsine inanmak lazım!

Biz hepsine inanıyoruz. Başkaları, kendilerinkine inanıyor, kendilerinden başkasına ait olanları reddediyor. Öyle şey olmaz! Çünkü kendi kitaplarında da, kendi peygamberlerinden önce bazı peygamberler geldiğini okuyorlar ve kabul ediyorlar; Adem AS, Nuh AS vs... diye. Binâen aleyh, kendilerinden sonra da hayat devam ettiğine göre, kendilerinden sonra da peygamber geldiğini inkâr etmemeleri lâzım ama, Hazret-i İsâ'yı inkâr etmiş mûsevîler... Ehl-i kitap Peygamber Efendimiz'e tâbi olmamış. Bir kısmı kabul edip müslüman olmuşsa da, bir kısmı eski haliyle kalmış, kaybetmiş.

Asıl dindar, iyi insan, birr ü takvâ sahibi insan peygamberlere inanır.

j. Malından Allah İçin Vermek