Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN

HANIMLAR VE TOPLUMSAL ÇALIŞMALAR

Elhamdü lillâhi rabbil àlemîn... Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn... Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmid-dîn... Emmâ ba'd:

Muhterem hanımefendiler!..

Bu güzel tatil gününde, bir kaç güzel mutlu günde bir arada olma fırsatını ele geçirince, sizlerle konuşup sorularınızı almak, dertlerinizi dinlemek imkânını bulmuş oldum. O bakımdan böyle bir saat tertipledik.

Hanımlarla bir arada olalım, arzularını, isteklerini dinleyelim. Başka zaman dinleyemiyoruz. Fırtına gibi vaaza geliyoruz, rüzgâr gibi falanca yere yetişeceğiz diye gidiyoruz. Ordan oraya geçiyoruz, ordan oraya geçiyoruz. Hanımlarla görüşmek ancak merdiven başlarında, camiye girerken, çıkarken filân oluyor. Ben de şikâyetçiyim bu durumdan.

Aslında geniş zamanımız olmalı, her isteyenle istenildiği kadar konuşabilmeliyiz. Mektuplara cevap veremiyoruz, telefonlara yetişemiyoruz. Ama burda güzel bir fırsat, böyle bir imkân oldu. Topluca bir aradasınız, birbirinizle görüştünüz, tanıştınız. Ben de sizinle bir arada olma imkânını buldum.

Bu toplantıyı tertip etmemin amacı, size bir konuşma yapmak değildi. Yâni hanımlar toplansın da, ben onlara bir nasihat çekeyim diye bir şey düşünmedim. Nasihat çekmek zaten kolaymış, müşkil olan dinlemesi, anlaması ve uygulamasıymış. Nasihat çok önemli değil... Asıl, hanımlar dünyasında, yarımkürede ne oluyor?.. Erkekler yarımküresi, hanımlar yarımküresi... Bu ikinci yarımkürede neler oluyor, onu bilmiyorum.

Tabii, onu bilmek için de sizinle görüşebilen, benimle de görüşebilen eşim (Valide Hanım) var. Aramızda o aracı olabilir. Siz onunla görüşürsünüz, o da benimle rahat görüşebiliyor arada sırada...

Nasreddin Hoca'nın bir fıkrasını hatırlıyorum, onu anlatalım da tatlı, latîfeli olsun. Nasreddin Hoca'ya hanımını şikâyet etmişler, demişler ki:

"--Senin bu hanımın çok geziyor hoca efendi! Böyle olur mu bu kadar gezmesi?.."

"--Yok, kadıncağızın günahını almayın, öyle o kadar çok gezmiyor. O kadar çok gezseydi bizim eve de uğrardı." demiş.

Anlaşılan eve bile arada sırada geliyor. Biz de kendi evimize arada sırada geliyoruz. Ama ben hanımdan ayrılmıyorum, hanımı yanımdan ayırmamağa çalışıyorum; çünkü Hocamız'ın emaneti... Hacca gidersek hacdayız, başka bir yere gidersek, ordayız. İşte az günlerde bazen İstanbul'da da oluyoruz. Kendi evimizde de olduğumuz oluyor, hiç olmuyor değiliz. Arada Nasreddin Hoca'nın emsâli, İstanbul'da da bulunuyoruz.

Siz zâten hepiniz İstanbul'lu değilsiniz. Anadolu'muzun muhtelif yerlerinden gelmişsiniz.

.................

Benim âcizâne görüşüme göre, hanımların da --zâten pek çok işleri var, pek çok hizmetleri var, pek çok sevaplı faaliyetleri var ama-- İslâmî toplumsal çalışmalarda görev alması lâzım! Benim görüşüm bu...

Başka bir görüş: Hanım evinde durur, çoluk çocuğunu yetiştirir, evinin işlerine bakar, kocasıyla böyle yaşayabilir. Ben böyle düşünmüyorum; hanımların da toplumsal çalışmalarda görev alması gerekir diye düşünüyorum.

Neden?.. Çünkü hanımların eğitlimesi lâzım, hanımların İslâmî yönden bilgilenmesi lâzım!.. Hani erkekler hocalardan İslâm'ı öğreniyorlar da hanımlar geri mi kalacak; hanımların da öğrenmesi lâzım!

Hanımların öğrenmesi için de birilerinin öğretmesi lâzım!.. Bir doktor hanımın öne çıkması lâzım, bir hoca hanımın öne çıkması lâzım, onlara bir şey öğretmesi lâzım!

Bir şey öğretmesi için bir yer olması lâzım! Bir vakıf binası, bir salon, bir caminin belli zamanlarda belli yerleri... Bir yer olması lâzım! Bazı ev hanımları belli zamanlarda oraya gitmeli, o hoca hanımları dinlemeli! Başka türlü olmuyor, İslâm'ı öğrenemiyor. Namaz nasıl kılanacak, abdest nasıl alınacak, hanımlara mahsus özel hallerde meseleler nasıl çözülecek?.. Bunları bilmesi lâzım!..

Çocuğunu nasıl yetiştirecek, evi nasıl idare edecek?.. Eve kimleri alacak? Nereye kendisi ziyarete gidebilir, nereye gidemez?.. Bunların hepsi, doğru yaptığı zaman sevap kazanacağı, yanlış yaptığı zaman günaha gireceği sorunlar...

Bir insan, meselâ bir kadın, Yirminci Yüzyıl'ın çağdaş bir hanımı, iyi niyetli bir hanım... Evde giyindi, güzel kokularını, Paris losyonlarını sürdü, çıkıyor... Evden çıkıp eve dönünceye kadar meleklerin lânetine uğruyor, dışarda güzel kokusu başkası tarafından duyulduğu için...

Bunu bilmiyor tabii... Yirminci Yüzyıl'da şimdiki toplumumuzda, hanım güzel koku sürer diye biliniyor. Hattâ tıp fakültesinde profesörün birisi dersaneye girmiş, bir koklamış, esans kokusu var...

"--Ne bu koku böyle?.."

Erkeklerden bir tanesi kalkmış:

"--Efendim, ben sürmüştüm." demiş.

Hem profesör gülmüş, hem de ordaki bütün öğrenciler gülmüşler. Erkek de güzel koku sürer miymiş?..

Profesör demiş ki:

"--Evlâdım ne biçim şey, kadınlar sürer kokuyu, sen niye bu kadar koku sürdün?" demiş.

Halbuki, İslâm'da öyle değil... İslâm'da erkek kokuyu sürer dışarı çıkarken... Peygamber Efendimiz sürermiş, geçtiği sokaklardan kokusu duyulurmuş, geçtikten sonra da duyulurmuş. Ama kadınlar dışarıda koku sürmezler. Neden?.. O da bir tesettür, o da koku yönünden korunma... Giyim yönünden korunma var, daha başka yönlerden korunma var, koku yönünden de korunma var... Güzel kokuyu evinde sürebilir, dışarıda süremez. Sürdüğü zaman yanlış bir iş yapmış olur.

Çağdaş bir hanım, iyi niyetli bir hanım bunu bilmiyor; bir şey demiyoruz. İnsanlara bir şey öğretmeden onları suçlayamayız.

Şimdi biz içerde yemek yerken, camekândan birileri bize gülüyormuş. Onlar bize gülüyor, biz de onlara acıyoruz. Aslında bizim onlara ağlamamız lâzım! Bizim yaptığımız anormal bir şey yok... Normal olarak başımızı örtmüşüz, tabii olarak Allah'ın örtünün dediği şekilde örtünmüşüz, Allah'ın emrini uygulamağa çalışıyoruz.

Dışarıya mescid yaptık. Hava güzel olduğu zaman dışarıya çıkıyoruz, ezan okuyoruz, namaz kılıyoruz. Camlara üşüşüyorlar, bakıyorlar bize... "Acaba bu grup nerden geldi, uzay gemisiyle Merih'ten mi geldiler, Ay'dan mı indiler?" filân diye garipsiyorlar. Halbuki onların da dedeleri aynı idi, bizim gibi idi, onlar değiştiler. Öğretmemiz lâzım!

Öğretmemiz gerekince ben öğretemiyorum, öğretemem... Bir erkek hoca öğretemez. Hanım karşısına gelmez ki... Hanım bazen evinden çıkamıyor ki... Kocası bir kere dışarı çıkmağa müsaade etmeyebiliyor veya "Camiye gitme!" diyor. Veyahut, "Sakın ha, tarikata girme hakkımı helâl etmem!" diyor. Böyle kanaatler var, davranışlar var.

O halde bu hanım İslâm'ı nasıl öğrenecek?.. Allah'ın rızasını nasıl kazanacak, yaşamını nasıl sürdürecek?.. Yemeği nasıl pişirecek, çamaşırı nasıl yıkayacak?.. Çamaşırın yıkanmasında da bir usül var; eskiler çocuk bezleriyle büyüklerin çamaşırlarını aynı yerde yıkamazlardı. Bunların hepsi birer incelik, bunların hepsinin öğrenilmesi, öğretilmesi lâzım!..

Toplumda bir kesimi, bir yarımküreyi, kadınlar yarımküresini ihmal etmek çok büyük bir yanlışlık; kadınlara da hizmet edilmesi lâzım!.. Erkeklere hizmet edildiği kadar kadınlara da hizmet edilmesi lâzım ama, kadınlara hizmeti kim yapacak?. Erkekler yapamaz, çünkü kadınla erkeğin yanyana gelmesi olmuyor. O halde kadına kadın öğretmenlik yapacak, öğretecek.

Ben kendi çocuklarımı yetiştirirken bizim mahallede bir Kur'an kursu açtık. Kur'an kursumuzda husûsî imam-hatip okulu kurduk. İmam-hatip okulunun bütün kitaplarını aldık, imam-hatip okulunun derslerini çocuklarımıza okuttuk. Bütün hepsini okuyarak, çok ciddî imtihanlardan geçerek, imam-hatip okulundan mezun olur gibi mezun oldular. Diploma almadılar... Almasın! Diploma dünyanın kâğıdı, biz ahiretin belgesini almak istiyoruz, Allah'ın rızasını kazanmak istiyoruz.

Çocuklarımız güzelce İslâm'ı öğrendiler. Hanım öğretmenler, hanım kızlara İslâm'ı öğretti. Sonra bizim bu kurduğumuz müesseseye Diyanet bir el attı, müftü hocalar gönderdi, erkek vaizler gönderdi.

Müftü hoca da olsa, olmaz! Olmuyor, uygulamadan biliyoruz. Erkek bir kere kadının halinden anlamaz, kadına hitab etmesini bilmez. Olmaz! Hanım hoca gelecek, kendi yaşantısını onlara anlatacak. Nitekim benim kızlarıma kendi hanım hocaları:

"--Ah çocuklar, biz neler çektik! Biz neler çektik de bunları sizlere anlatabiliyoruz." diyormuş.

Bilmeyen anlatmaz, çünkü anlatamaz. Şimdi ben toplumsal çalışmalarımızda bazı kimseleri görevlendiriyorum, bakıyorum başaramıyorlar. Neden?.. O çileyi çekmemiş insan, o durumda olan insanlara hizmet veremiyor. O çileyi çekmiş insan bilir ve hizmet verebilir.

O bakımdan hanımların çalışması gerekli. Bu hizmeti ben doğrudan doğruya yapmağa güç yetiremiyorum. Zaman bakımından güç yetiremiyorum, bir de cinsiyet farkı olduğundan, dünyalar farklı olduğundan, kadınlar yarımküresi erkekler yarımküresi dolayısıyla farklılık olduğundan olmuyor. Tabii burada biraz oldu, bu kadar oldu, camide biraz oluyor, kadınlar kısmında hanımlar konuşmayı dinleyebiliyor; yeterli değil...

Onun için biz vakıf kurduğumuz zaman vakfımızın kadınlar kolu olsun, çalışsın dedik. Ayrıca vakıf kurmak, vakfın şubelerini kurmak kolay olmadığı için, hepiniz bulunduğunuz yerde bir hanım derneği kurun dedik. Allah razı olsun, kurdunuz. Ben şu anda sayısını söyleyemeyeceğim. Epeyce bir sayısı var ama, bence yeterli değil...

Aslında her topluluğun olduğu yerde bizim bir derneğimizin olması lâzım!.. Yâni her yerde bir caminin olduğu gibi, her yerde bir hanım derneğimizin olması lâzım!.. Hanımların olduğu her yerde faaliyet olması lâzım!.. Siz nerdesiniz?.. Falanca yerde... Tamam, orda sizin bir İslâmî, imânî, tasavvufî, ahlâkî çalışma yapmanız lâzım!..

--Nasıl yapacağız bunu?..

Tabii, bunu bilmek de önemli... Yâni bir hanım bulunduğu yerde Allah'ın rızasına uygun bir çalışmayı nasıl yapar?.. Bunun an'anevî, geleneksel şekli var; işte hacıhanım teyzeler evlerinde hatm-i hâcegân yaptırıyorlar. Cuma günlerinde toplanıyorlar, haftanın belli günlerinde toplanıyorlar. Genç hanımlar geliyor, o yaşlı hanımlardan İslâm'ı öğreniyor... filân. Bu geleneksel yol var.

Bunun dışında bizim kurduğumuz çeşitli dernekler var, bu derneklerin çalışmaları var... Bu derneklerin çalışmaları da geleneksel çalışmaların ötesinde, şimdiki tahsili almış olan hanımlara, bizim dışımızdaki hanımlara hitab ediyor.

Sizler şu toplumda azsınız. Hattâ uzaydan gelmiş gibi garipseniyorsunuz, hattâ gülüyorlar. Kıyafetinizi şaşkınlıkla karşılıyorlar, "Bu kadar uzun giyinilir mi, ne lüzum var, hava sıcak!.." diyorlar. Sanıyorlar ki, insan üşüdüğü için örtünür sadece, Allah'ın emrinden haberleri yok...

Sayınız az, nisbetiniz az... Dışarıdaki büyük kalabalıklar, çılgın kalabalıklar, korkunç kalabalıklar İslâm'dan habersiz... Nasıl yetişiyorlar?.. Normal liselerde, ondokuz mayıslara şortla çıkarak, eğlenceler, geceler, kızlı-erkekli toplantılar yaparak... Düğünlerde, derneklerde danslı, manslı toplantılar yaparak...

Bunların hepsi tabii görülüyor, anne baba da tabii görüyor. Bunu biz tabii görmüyoruz, İslâm tabii görmüyor. Ama bizim dışımızda büyük kalabalıklar, İslâm'ın dışında bir hayat sürüyorlar. Biz ne kadarız, onlar ne kadar?.. Yüz kişiden üç tanesi, beş tanesi bizim gibi; yüz kişiden doksanbeş kişi, doksanyedi kişi onlar gibi... Açık gezer, başını örtmez, manto giymeye utanır. Modaya uyar, uymadığı zaman ağlar, annesi ona öyle giydirmezse isyan eder. Eve geç gidebilir. Gece saat ikide eve geldiği zaman, annesi "Kızım niye geç geldin?" derse; "Sana ne?" der, "Beni hürriyetime karışamazsın!" der.

Böyle gençler var, blue-jean pantolonlu kızlar var... Böyle efe gibi, feminist, kadın haklarını savunan, "Erkeklerden bizim bir eksiğimiz yok!" filân diyen kadınlar var.

Bunlar da birer düşünce sistemi... Bunların hepsi birer sistem... Biz bunların içinde böyle bir azınlığız, az bir insanız. Peygamber Efendimiz diyor ki:

"Cennetliklerin miktarı bütün insanlar içinde ne kadardır biliyor musunuz?.. Bir siyah sığırın derisindeki bir beyaz kıl kadar az."

Yine ayet-i kerîme var:

(Vemâ ekserün-nâse velev haraste bi-mü'minîn) "Ne kadar uğraşsan insanların çoğu iman etmezler." buyruluyor. İşte milyarlar gayr-i İslâmî yaşıyor. Avustralya, Brezilya, Avrupa, Amerika, Afrika...

Dün televizyonu biraz karıştırıyordum, Brezilya'dan karnaval sahneleri gözümün önüne geldi. Baktım çok vahşî, çok çılgın eğleniyorlar. Düşündüm; tabii, Amazon ormanlarından vahşiler biraz medeniyet gördü, Brezilya'nın şehirlerine çıktı, tabii böyle yapacak. İslâm'ı görmedi ki, İslâm kulağına girmedi ki, Allah'a imanı yok ki... Ahirette bu yaptıklarının hesabı olduğunu bilmiyor ki... Çılgın kalabalık, eğleniyor, korkunç şekilde eğleniyor, çılgınca eğleniyor.

Şimdi bunlar bizim dışımızda... Biz de kendi çocuklarımızı bıraktığımız zaman, onlar da o tarafa gidiyor. Büyük kalabalık onları çekiyor. Bazen annesinin karşısına çıkıyor:

"--Sen anlamazsın bunu, sen gerisin, sen bilmezsin bunu!.. Sen tahsilli değilsin ki, bilemezsin ki..." diyor.

Kadın, kendi çocuğunun kendisinin karşısına çıktığını görüyor.

İşte bu insanlara Peygamber SAS Efendimiz'in tebliğini götürmemiz lâzım!.. Peygamber Efendimiz sağ olsaydı, bu devirde ne yapardı?.. Sağlığında ne yapmışsa, öyle yapacaktı. Peygamber Efendimiz sağlığında her yere imanı öğretti, öğretmek için insanlar gönderdi. Hattâ Bizans imparatoruna, Sâsânî imparatoruna, Mısır hükümdarına, Bahreyn hükümdarına, Habeş hükümdarına elçi gönderdi. O zamanki dünyanın bilinen yerlerine haberci gönderdi. Nasıl haberci gönderdi, meselâ Bizans imparatoruna ne diyor:

(Min muhammedin rasûlillâhi ilâ azîmir-rûm herakli) "Allah'ın elçişi Muhammed'den Doğu Roma imparatoru Heraklius'a... (İnnî ed'ke bike âyeti-islâm) Ben seni müslüman olmaya çağırıyorum. (Eslim teslem) Müslüman ol da saadet-i dâreyni bul, kurtul! (yü'tikallàhu ecreke merreteyn) Allah sana iki kat ecir versin: Hem kendi müslüman olmanın sevabını kazan, hem de ahalinin seninle beraber müslüman olmasının sevabını kazan." diye ona İslâm'ı tebliğ ediyor, bir imparatora elçi gönderiyor. Arabistan'dan imparatorluk merkezlerine elçi gönderiyor.

Bu ne demek?.. İslâm'ı dünyanın her yerine yayması lâzım geldiğini bilen vazifeli bir peygamber olarak, herkese İslâm'ı anlatmak istiyor.

Biz müslümanların vazifesi ne?.. Bizim de birinci vazifemiz, kendimizi müslüman yetiştirmektir. Birinci vazifen müslüman olmak, kendini kurtarmak!..

Kendini kurtarmayan başkasını kurtaramaz. İki kişi bataklıktaysa, ikisi batıyorsa, birisi ötekisini kurtaramaz ki!.. Birisi sağlam yerde olursa, ötekisinin elini tutar, çeker, kurtarır; ip atar, kurtarır. Sağlam yerde olmayan kurtaramaz. Önce insan müslüman olacak, kendini kurtaracak... Sâlih insan olacak, mü'min insan olacak, Allah'ın sevdiği insan olacak; ilk işiniz bu... Önce kendinizi düşüneceksiniz.

Ne diyor uçakta: "Uçakta herhangi bir şey olursa, yukarıdan oksijen maskeleri düşecektir, önce kendinize takın!" diyor. "Çocuğunuza takmağa çalışırsanız, kendiniz takamazsanız, oksijensiz kalırsınız, bayılırsınız, çocuğunuza da faydanız olmaz. Önce oksijeni kendinize takacaksınız, sonra çocuğunuza takarsınız!" demek istiyor, bunu ısrarla söylüyor.

Önce kendini kurtaracaksın! Önce, "Eşhedü enlâ ilâhe illallah, ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlüh" diyeceksin, İslâm olacaksın, müslüman olacaksın, selâmete ereceksin, sahil-i selâmete çıkacaksın; ondan sonra, sâlih bir insan olduktan sonra başkalarını kurtarma çalışması yapmağa başlayacaksın.

Sâlih insan olmaktan sonraki adım nedir?.. Muslih insan olmaktır; ıslahçı, başkalarını kurtaran insan olmaktır.

--Şimdi bunu erkekler yapsın...

Tamam, peki, baş üstüne, biz yapalım! Zaten emri aldık, o işi yapıyoruz. Amma, erkeklere söylüyoruz da hanımlar camiye gelmiyor, kocası göndermiyor. O zaman hanımlara da bu işin öğretilmesi için, birilerinin onlara İslâm'ı götürmesi lâzım!

Onun için toplumsal çalışmalar yapmanız gerektiğini düşünüyorum. Herhalde haksız değilim. Kendiniz çevrenizde İslâm'ı yaymanız için, çoluk çocuğunuza İslâm'ı öğretebilmeniz için teşkilatlanmanız lâzım!.. Teşkilatlanma ne demek, kurumlaşma demek... Kurumlarınız olması lâzım, bir yeriniz olması lâzım

--Benim evim müsait değil kardeşim, kusura bakma; iki odacık... Ben bizim evde bu kalabalık işleri yapamam!

--Benim evim de müsait değil, o zaman bu işler dursun...

--Hayır, durmasın, bir yer tutalım, geniş bir yer olsun; o yerde bu işleri yapalım!...

Çanakkale'de öyle yaptık, Bursa'da öyle yaptık... Yâni bir yer olacak, o yerde yapılan çalışmalar olacak. Haftada bir gün, iki gün, üç gün toplanılacak ve İslâm öğretilecek. İslâm ahlâkı öğretilecek, bilgiler öğretilecek...

Bizim camimizin altında Hâle Hanımlar Derneği'miz var, Ankara'da Hanımların Sesi Derneği var... Eskişehir'de filanca var, Antalya'da Antalya Hanımlar Derneği var... Tamam, herkes bu çeşit çalışmalarla İslâm'ı en yakın çevresine öğretecek, çoluk-çocuğuna öğretecek, hanımlar arasında da İslâm'ı yaymağa çalışacak.

Bunu yaptığımız zaman ne kadar insan kurtarabilirsek, o kadar insanın hayatı boyunca yaptığı bütün sevaplı işlerin sevabının bir mislini de biz alacağız.

Diyelim ki siz gittiniz, bir kadına İslâm'ı anlattınız. Kadın açık, İslâm'dan habersiz, içki de içiyor, evlerinde poker toplantısı oluyor... vs. Anlattınız; tevbekâr oldu, örtündü, namaza başladı, ibadetleri yapmağa başladı... İşte bu sene de hacca gitti, şöyle oldu, böyle oldu. Bir çok sevaplı şeyler yapıyor.

--Bu insanın yaptığı bir çok şeyin sevabı kendisine var mı?..

Var... Hacca gitti, sevap var; örtündü, sevap var; hayır yaptı, sevap var... Bu sevabın aynısı, ondan hiç bir şey eksilmeden, onu doğru yola çeken insana da veriliyor.

Düşünün Peygamber Efendimiz'in ne kadarsevap kazandığını!.. Hepimiz Peygamber Efendimiz'e uyuyoruz, hepimizin sevabının bir misli Peygamber Efendimiz'e veriliyor.

Düşünün mürşid-i kâmillerin ne kadar sevap kazandığını!.. Ne kadar insanı ıslah etmişlerse, o kadar insanın yaptığı ibadetlerin sevabından hiç bir şey eksilmeden, ona sevap veriliyor.

Düşünün evlâdını hayırlı bir evlât olarak yetiştiren annenin sevabını!.. Çünkü evlâdı ömrü boyunca ne kadar ibadet tâat yaparsa, hayırlı iş yaparsa, onun sevabı annesine veriliyor. Şimdi benim rahmetli anneme, ben camide vaaz verdikçe sevap gidiyor. Neden?.. Annem yetiştirdi, babam yetiştirdi beni... Onlara sevap gidiyor.

Bu hususta çok hadis-i şerifler var. Meselâ:

(Eddàllü alel-hayri ke-fâilihî) "Hayrı yapmağa vesile olan kimse, hayrı yapmış gibi sevap alır."

Siz de hayra vesîle olacaksınız, bazı insanların hayırlı insan olmasına vesîle olacaksınız, kendi çocuğunuzun hayırlı evlât olmasına vesîle olacaksınız, o sevabı alacaksınız; bir kârı bu...

İkincisi: Onun iyi insan olması, size yarayacak. Evlâdınızın hayırlı bir insan olması ihtiyarlığınızda size yarayacak.

Bir insanın en büyük sermayesi nedir?.. Hayırlı evlâttır. Hem dünyada hayırlı sermayedir, ihtiyarladığı zaman gül gibi bakar anasına, babasına... Hem de ahiret için hayırlı sermayedir; çünkü, öldükten sonra bile sevap kazanmasına sebep olur. Hayırlı evlât yaşadıkça, annenin, babanın defterine sevap yazılır. Hesabı kesilmez, sadaka-i câriye olarak sevaplar defterine yazılır.

Onun için, evlâtlarımızı hayırlı evlât yetiştirmeğe çalışacağız, komşularımızı müslüman yapmağa çalışacağız. Yanlış fikirlerden, yanlış adetlerden, yanlış davranışlardan kendimizi, çevremizi korumağa çalışacağız. Peygamber SAS Efendimiz gibi İslâm'ı yaymağa çalışacağız. Tâââ Orta Asya'lara kadar, tâââ Brezilya'lara kadar, Kanada'lara kadar, Alaska'lara kadar, Avustralya'ya kadar İslâm'ı yaymağa çalışacağız.

Onun için teşkilatlanmamız lâzım, örgütlenmemiz lâzım, düzenli çalışmamız lâzım!.. Bu çalışmaları yapmanız için dernekler kurmanızı öneriyoruz, teklif ediyoruz, teşvik ediyoruz.

Tabii bu derneklerin kendi başına tek tek bir yerde çalışmasından, bir arada bulunması, bir yerden sevk edilmesi daha faydalıdır. Az bilgili olan, çok bilgili olanın bilgisinden istifade eder, daha güzel çalışmalar yapar.

Onun için birbirinizle irtibatlı olmanızı da istiyoruz. Yâni, Ankara'daki derneğin İstanbul'la ilgisi olması lâzım, Eskişehir'le ilgisi olması lâzım, Edirne ile ilgisi olması lâzım, Çanakkale ile ilgisi olması lâzım!.. Hattâ yılın belli zamanlarında bunların yöneticileri belirli vesîlelerle bir araya gelmeli, "Biz neler yaptık, siz neler yaptınız; anlatın bakalım!" demeli... "Haa, öyle bir şey de mi var?.. Hay Allah, ben de bundan sonra kendi şehrime gittiğim zaman onu da yapayım, bak ne kadar güzel düşünmüşsünüz kardeşim!" diyerek bilgi alışverişinde bulunmamız lâzım!

Sanıyorum burda da, ben konuşmamı bitirip gittikten sonra, böyle görüş alış verişi yapabilirsiniz.

Şunu vurgulamak istiyorum ki, hanımların da İslâm için çalışma yapması şarttır, gereklidir, mecbûrîdir. Çünkü çalışmazlarsa, dünyanın yarısı cahil kalacak. Kadınlar da çalışırlarsa kadınlar kısmı da, kadınlar dünyası da aydınlanacak. O tarafın da aydınlanması lâzım!..

Belki kadınlar dünyasının aydınlanması, erkekler dünyasının aydınlanmasından daha faydalı sonuçlar doğuracak. Çünkü hanımlar çocuklarını da yetiştiriyor. Genellikle annesi çocuğa, babasından daha tesirli oluyor. Anne terbiyesi çok önemli...

Geçen günkü doktor kardeşimizin, kişilik üzerine konuşması beni çok etkiledi. Ben çok ilgi ile dinledim. Küçükken bir çocuğun yüznumaraya çıkma alışkanlığının bile ilerde nasıl nasıl kötü sonuçlar doğuracağını; öyle "Seni kibritle yakarım, iğnelerim!" demenin nasıl zararlı olduğunu öğrendim orda... Yapılıyor bunlar, yapılmıyor değil...

"--Çişini yaparsan, altını ıslatırsan kibritle yakacağım! İşte burda kibrit... Bak, gördün mü?.." diyenler oluyor.

Ama bunların ters tesiri oluyormuş. Bunu ruh sağlığı ile ilgilenen doktorlardan öğrendik.

Demek ki anne evlâdını iyi yetiştirirse, ileride o evlâdın iyi bir müslüman olmasına faydası oluyormuş. Eğer baba çocuğunu iyi yetiştirmezse, meselâ çok döverse; çocuk ergenlik çağına gelince, babaya isyandan Allah'a isyan'a dönüyormuş. Ruh sağlığı uzmanı böyle söylüyor.

Allah Allah, hiç tahmin etmez insan... "Pat, küt..." ensesine patlattığın tokatların acısı bak nerden çıkıyor. Çocuk müslüman olmuyor, camiden kaçıyor, Allah'a âsî oluyor. Neden?.. Anlatıyor işte doktor, uzun uzun anlatıyor. Bu ilim, birden anlaşılmaz. Dünyanın yuvarlaklığını burdan denize bakarak anlayabilir misin? Anlayamazsın. Ama dünyanın yuvarlaklığını alimler söylüyor. Uzaydan resim çekilince de, anlaşılıyor, "Yuvarlakmış demek ki!" diye...

O bakımdan annelerin çok önemi var, anne terbiyesinin büyük önemi var... Annenin ilgilenmesinin de önemi var...

Demek ki çocuk sıfır yaş ile, onsekiz aylık oluncaya kadar bir devre... Ondan sonra onsekiz aylıktan üç yaşına kadar bir devre... Üç yaşından sekiz yaşına kadar bir devre... Ondan sonra bir devre, ondan sonra bir başka devre... Bunların hepsinde annenin çocuğa karşı gösterdiği şefkatın veya gaddarlığın, çocuğun karakteri üzerinde, gelişimi üzerinde, kişiliği üzerinde olumlu veya olumsuz tesiri olduğunu öğreniyoruz.

Şimdi bunu anneler bilmeli değil mi?.. Çocuk altını ıslatınca yakmaması gerektiğini öğrenmesi lâzım! Önceden öğrenmesi lâzım ki, ileride çocuk ruh sağlığı bakımından kötü bir duruma düşmesin, kötü bir çocuk olmasın. Bunu annelere öğretmemiz gerekmiyor mu?..

Derneklerimizde çeşitli kurslar yaptık; Kur'an öğretme kursları yaptık, ilkyardım kursları yaptık... En çok ilgi uyandıran kurslardan birisi buymuş. İlkyardım önemli... Araba ile giderken bir kaza oluverir, adam yere düşer, bayılır. Hanım ne yapacak?.. Şaşırmayacak, kollarını kıvıracak, ilkyardımın gereği neyse onu yapacak. Kaza olmuş, dağın başında, şaşırmanın faydası yok... Bunların öğretilmesi lâzım!..

Demek ki eğitim çok kıymetli, çok sevaplı bir faaliyet; eğitim çalışmaları yapacaksınız. İslâm'ı yayma çalışmaları yapacaksınız. Kendiniz İslâm'ı güzel öğrenme çalışmaları yapacaksınız. Başkalarına İslâm'ı güzel öğretme çalışmaları yapacaksınız. Bunlar gerekli...

Ben gerekli görüyorum, herhalde siz de gereğini anlıyorsunuz. Onun için sizin olduğunuz her yerde bir ışık yanacak, bir çalışma olacak, bir dernek olacak; bu çalışmalar yapılacak.

Bu çalışmaların güzel olmasını da, merkezle irtibata geçerek, konuşarak anlayacaksınız. Yılın belli zamanlarında toplanacağız. Meselâ burada toplandık. Zevk için mi toplandık, keyf için mi toplandık?.. Hayır! Amacımız birbirimizle tanışmak, kaynaşmak, birbirimize bazı şeyleri ulaştırmak...

Çünkü iki müslüman bir araya gelince, Allah mutlaka birinden ötekisini faydalandırır. Müslümanın müslümanı araması, ziyaret etmesi lâzım!.. Müslümanın müslümanla görüşmesi lâzım, müslümanın müslümanla kaynaşması lâzım!.. "Selâmün aleyküm!" demesi lâzım, "Kimsiniz?" demesi lâzım, tanışması lâzım!..

Bir müslüman yeni bir müslüman tanıdığı zaman, Allah onun derecesini bir derece yükseltir. Bir müslüman daha tanırsa, bir derece daha yükseltir... Yeni bir müslüman daha tanırsa, bir derece daha yükseltir... Ve başka bir hiç bir ibadetle ulaşamayacağı kadar yüksek mertebeye çıkar insan, bir müslüman kardeş tanıdığı için...

Onun için müslümanları tanımağa çalışacaksınız. Yeni bir insan tanımağa çalışacaksınız. Adresini alacaksınız, öğreneceksiniz, soracaksınız, tanışacaksınız. Tatlı dilli olacaksınız.

Erkekler de öyle olacak, sadece hanımlara mahsus değil... Bizden de korkuyorlar; sakalımızdan korkuyorlar, cübbemizden korkuyorlar. Sarığımızdan korkuyorlar, takunyamızdan korkuyorlar. "Tak, tak..." takunya sesleri geliyor diye ödleri patlıyor. Yok yâ, korkulacak bir şey yok!.. "Ne inim, ne cinim; senin gibi bir âdemîzâdeyim!" diye masallardaki gibi teselli etmemiz lâzım onları...

Güleç yüzlü olmamız lâzım!.. "Ben sakallıyım ama, Nasreddin Hoca gibi sakallıyım, korkulacak bir şey yok bunda!" demek lâzım!.. "Nasreddin Hoca'yı sevmiyor musun?.. Yunus Emre'ye sevmiyor musun?" filân dememiz lâzım, İslâm'ı sevdirmemiz lâzım!..

Rahmetli bir tanıdığımız vardı. sakallıydı, araba kullanıyordu. O zaman da sakallı araba kullanan azdı. Sakallı bir adam araba da kullanabilir miymiş diye şaşırıyorlarlardı. Birisi böyle kaşlarını çatmış bakıyor. Ben de arabadayım, arabayı kullanan da tanıdığımız. Onun böyle sert baktığını gördü. "Bu gerici, çember sakallı araba kullanıyor." diye kaşlarını çatmış, bakıyor. Güzel bir şey yaptı, bizim arabayı kullanan arkadaş, rahmetli... Arabanın camını açtı, mütebessim bir çehreyle:

"--Selâmün aleyküm!" dedi.

Adamın başına sanki bir kova su dökmüş gibi oldu. Şöyle bir afalladı, şaşırdı, güldü;

"--Aleyküm selâm!" dedi.

Bak bir güzel tatlı tebessüm, bütün işleri değiştirdi. Bir zarif hareket, bir güzel tebessüm... Bakın Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki:

(Tebebbüsümüke fî vechi ahîke leke sadakatün) "Kardeşinin yüzüne mütebessim bakmak, senin için bir sadaka vermek gibi sevaptır." diyor Peygamber Efendimiz.

Tebessüm sevap, müslümanın müslümana güleryüzle bakması sevap...

"--Yâhu ben falancaya ne yaptım? Yanımdan geçerken somurttu, hiç benim yüzüme gülmedi. Ben ona ne yaptım ki?" der birisi meselâ...

Hiç bir şey yapmadı, ama gülmediği için rahatsız oluyor ötekisi. Tebessüm etse;

"--Komşu geçerken yanımdan, bana tebessüm etti. Ne kadar iyi bir komşu!" der.

Bir tebessümün bu kadar gücü var, faydası var, bir de sevabı var...

Onun için her şeye dikkat edeceğiz. Tebessümümüze de dikkat edeceğiz, davranışımıza da dikkat edeceğiz, hareketlerimize de dikkat edeceğiz. Bileceğiz ki biz, bu kıyafetimizle iddialı olarak ortaya çıkmışız, biz müslümanız diyoruz. Müslümanın nasıl olması gerektiğini onlara göstereceğiz. Onlar da sevecekler İslâm'ı, "Ben de müslüman olayım!" diyecekler.

İşte bunların hepsinin olması için, bizim muhabbetli olmamız gerekiyor, bizin İslâm'ı güzel öğrenmemiz gerekiyor, bizim teşkilatlanmamız gerekiyor... Bizim bilinçli olmamız gerekiyor, ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı bilen usta kişiliklere sahip kimseler olmamız gerekiyor. Yâni, "Şu durumda olan bir insanı nasıl yola getirebilirim?.."

Benim rahmetli babaannem çok güzel kedi terbiye edermiş. Kedi terbiyesi duydunuz mu bilmiyorum. Nasıl terbiye edermiş rahmetli...

Çarşıdan et geldiği zaman, yemek pişsin diye eti doğrarken, kedi iki arka ayağı üzere oturmuş vaziyette, yanında dururmuş. Ete saldırmak yok... O sırada kapı çalınırmış. Babaannem rahmetli aşağıya kapıya gidermiş, kapı çalındı diye... Biliyorsunuz eşik sohbetleri çok tatlı olur, hanımlar çok iyi bilir bunu; tatlı tatlı orda sohbet edermiş. Yukarıda kedi etin başında beklermiş. Yemiyor... Eğer yabancı bir kedi etin kokusunu duyar da pencereden o eti çalmaya gelirse, babaannemin kedisi onun üstüne saldırır, onu ordan kaçırtırmış. Yâni eti koruyor. Yemediği gibi, bir de koruyor.

Bu nedir?.. Kediyi terbiye etmek, hem de tabiatının hilâfına terbiye etmek... Kedi eti sever, ciğeri görünce yutkunmaya başlar. Eti yememesi, çok büyük bir terbiye sonucu olur. Bir de başkasına yedirmemesi o da ayrı bir eğitim işidir.

Demek ki, kedi bile terbiye edilebiliyor, arslan terbiye edilebiliyor. Bunların misalleri var, görüyorsunuz. Yunus balıkları terbiye ediliyor, ne dersen yapıyor. Ayılar terbiye edilebiliyor. Burnuna halka geçiriyorlar, şunu yap, bunu yap diyorlar, her şeyi yapıyor. "Gelin kaynanasının yanında nasıl utanır, göster bakalım!" diyorlar; o da öyle boynunu büküyor, işte böyle utanır diye gösteriyor. Bakın, dağdan gelmiş bir mahlûka bazı sözlerle bazı şeyleri anlatmak mümkün oluyor. O halde eşref-i mahlûkat olan insan çok daha güzel eğitilebilir. İşte biz bu eğitim işlerini yapmalıyız.

Bizim eğitim işinde serverimiz, önderimiz Peygamber Efendimiz'dir. Ondan sonra mürşid-i kâmillerimizdir, evliyâullah büyüklerimizdir. Biz de onların evlâtlarıyız, yolundayız. Biz de insanları eğiteceğiz. Nasıl eğiteceğimizi bileceğiz.

--Bu adam İslâm'a karşı, bu kadın tasavvufa yan bakıyor, yamuk bakıyor, ateş püskürüyor; ağzından, gözünden kıvılcımlar saçılıyor...

Tamam, hasta; bir çeşit hastalık... Doktor uzaktan hastayı tanıyor, "Şunda şu hastalık var!" diyor.

Bizim --Allah selâmet versin-- Sedat Bey, Alman Hastanesi'nde çalışırken, cumaya gidiyormuş. Koridorda bir insanı görmüş, "Aaa, filânca hastalık!.." demiş. Çok nadir bir hastalık, bin kişide bir olan bir hastalık... Başhekim hemen ordan başını uzatmış kapıdan:

"--Sus, hastalığın adını söyleme!" demiş.

Şaşırmış o da, "Allah Allah! Başhekim niye böyle dedi?" diye. Cumaya gitmiş, cuma namazını kılmış gelmiş. Başhekim Alman Hastanesi'ndeki bütün hekimleri toplamış. Hastayı da karşısına dikmiş:

"--Söyleyin bakalım, bu hastanın hastalığı ne?.."

Sağına soluna bakmışlar, evirmişler, çevirmişler hastayı... "Ağzını aç!" bilmem ne, vs. Bilememişler. Sedat Bey'e dönmüş:

"--Bu ne hastası?.." demiş.

Sedat bey şıp diye söylemiş. Yâni uzaktan bir bakışta bildi ne hastalığı olduğunu... Nadir bir hastalık, binde bir olan bir hastalıkmış, bir bakışta bilmiş.

Siz de öyle olacaksınız, uzman olacaksınız. Bu adamın, bu kadının hastalığı şu... Bunun tedavisi şöyle olur, yavaş yavaş olur, birden olmaz. Bir defada olsaydı, baklavayla börek olurdu. Bir defada biz iyi insan olsaydık, her evlât hayırlı evlât olurdu. Çünkü, hayırlı sözleri herkes duyuyor.İyi insan olmak kolay değil, eğitim kolay bir iş değil, uzun bir süreç... Yâni süren bir iş, aylarca yıllarca süren bir iş... Sabırlı olmak gerekiyor, kızmamak gerekiyor, sabretmek gerekiyor.

Kızmanın hiç faydası yokmuş, çocukları döğmenin de hiç faydası yokmuş. Keşke önceden öğrenseydim. Ciddî olmak lâzımmış, anlatmak lâzımmış. Bunları öğreneceksiniz. Bunlara göre insanlara İslâm'ı götüreceksiniz. "Kardeşim bakın, İslâm budur, cennetin yolu budur. Gelin cennete beraber gidelim!" diyeceksiniz. Vazifeniz var, bu vazife içinde beraber çalışmamız lâzım!..

Allah hepinizden razı olsun... Bunlar benim sözlerim. Benim sözlerimden ayrı bir de Peyfamber SAS Efendimiz'in bir hadis-i şerifini okumak istedim, onun için bu kitabı yanımda getirdim. Sohbetimizde bereket olsun diye, sevap olsun diye onu da okuyayım müsaade ederseniz:

Osman ibn-i Hanif isimli sahabi rivayet ediyor ki: İki gözü görmeyen a'mâ bir kişi Peygamber SAS Hazretleri'ne geldi. Dedi ki:

"--Yâ Rasûlallah! Sen Allah'a dua ediver de, Allah benim gözümün a'mâlığını, körlüğünü açsın, gözüm görsün. Benim körlüğüm, a'mâlığım gitsin. Dua et de gören bir insan olayım yâ Rasûlallah!" dedi.

Peygamber Efendimiz dedi ki:

"--Yoksa başka bir şeye mi dua etsem sana?.. Bu haline dua etmesem de, a'malık konusunun dışında başka bir şeyle mi dua etsem?.." Yâni, "Allah seni cennetlik etsin, afiyet versin filân mı desem?.. Nasıl istersin?"

Dedi ki:

"--Yâ Rasûlallah! Gözümün görmemeğe başlaması, a'mâlık bana çok ağır geldi. Sen benim gözümün açılmasını iste, ona dua et!" dedi.

Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

"--Mâdem öyle, git evine, sonra abdest al, sonra iki rekât namaz kıl!"

Bunları yapamaz mıyız?.. Abdest almasını da biliriz, eve gitmesini de biliriz, iki rekât namaz kılmasını da biliriz. Şimdiye kadar ki şeyler kolay...

"Sonra şöyle dua et:

(Allàhümme innî es'elüke ve eteveccehü ileyke bi-nebiyyi muhammedin SAS, nebiyyir-rahmeh... Yâ muhammedü innî eteveccehü ilâ rabbî bike en yekşifelî an basarî... Allàhümme şeffi'hü fiyye ve şeffi'nî fî nefsî...)" buyurdu.

Duayı okudum, mânâsını söyleyeyim, herhalde mânâsını merak ediyorsunuzdur:

(Allàhümme innî es'elüke) "Ey Allah'ım, ben senden istiyorum ki, (ve eteveccehü ileyke bi-nebiyyi muhammedin SAS, nebiyyir-rahmeh..) rahmet peygamberi olan Peygamberim Muhammed-i Mustafâ'nın aşkına, hatırına senden istiyorum ve sana yöneldim. Onun hatırını öne sürerek sana yöneldim yâ Rabbî!.."

Sonra duanın öbür tarafında, evinde diyecek ki:

(Yâ muhammedü innî eteveccehü ilâ rabbî bike en yekşifelî an basarî) "Yâ Muhammed! Ben Rabbime senin adını öne sürerek, senin aşkını söyleyerek teveccüh ettim, yöneldim, yakardım. Gözümün körlüğünü gidermesi için seni öne sürdüm."

Sonra yine Allah'a yönelecek, diyecek ki:

(Allàhümme şeffi'hü fiyye) "Yâ Rabbi! Şu Muhammed-i Mustafâ'nı benim hakkımda şefaatçi eyle... (ve şeffi'nî fî nefsî) Kendimi kendim hakkında şefaatçi olarak kabul eyle..."

Böyle demesini tavsiye etmiş Peygamber Efendimiz. Anladınız mı ne dediğini?.. Türkçe olarak söyleyeyim:

"Yâ Rabbi! Ben senden habîbin Muhammed-i Mustafâ aşkına istiyorum, sana rahmet peygamberi Muhammed-i Mustafâ'nın adını öne sürerek teveccüh ediyorum, yöneliyorum. Yâ Muhammed! Ben Rabbime senin adını söyleyerek teveccüh ediyorum, gözümün körlüğünü gidersin diye... Yâ Rabbi! Bu Muhammed'ini benim için şefaatçi eyle, beni de kendim için şefaatçi eyle..."

Dua bu... Böyle dua etmesini söylemiş. "Git evine, abdest al, iki rekât namaz kıl, bu sözleri söyle!" demiş.

Râvi diyor ki: "Adam Peygamber Efendimiz'in yanına, gözü gören bir kimse olarak, a'mâlığı gitmiş bir kimse olarak geri döndü."

Allah'ın kudretine bakın, Rasûlüllah'ın Allah indindeki kıymetine, şefaatine bakın; Rasûlüllah aşkına dua edilince, Allah'ın nasıl kabul ettiğini anlayın!

Güzel bir hadis-i şerif diye bunu böyle size okumak istedim.

Bugün cuma konuşmamda geçen bir hadis-i şerifi de okuyayım, müsaade ederseniz: Ümm-ü Enes isimli kadın sahabi rivayet ediyor. O demiş ki Peygamber Efendimiz'e:

"--Ey Allah'ın rasûlü, bana bir nasihat et!"

Peygamber Efendimiz de ona nasihat etmeye başlamış. Neler söylemiş, dinleyelim!

Niye bunu okuyorum size?.. Çünkü siz hanımsınız, çünkü hanımın birisi Peygamber Efendimiz'den nasihat istemiş de, Peygamber Efendimiz de o hanıma bu nasihatleri söylemiş. Yâni ne yapmış oluyorum?.. Sizlere Rasûlüllah'ın nasihatlerini aktarmış oluyorum. Sanki ben bir yansıtıcıyım, sanki Rasûlüllah'ın sözlerini Rasûlülllah söylüyor da, ben yansıtıyorum; siz Rasûlüllah'tan dinliyor gibisiniz yâni...

Ne nasihat etmiş Peygamber Efendimiz:

1. (Ühcüril-meâsiye feinnehâ efdalül-hicreh) "Günahlardan, isyanlardan, haramlardan uzak dur, uzaklaş; çünkü hicretin en faziletlisi budur."

Biliyorsunuz Peygamber Efendimiz Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye hicret etmişti. Kolay bir şey değil... Çeçenistan'dan bir aile, Ruslar bombalıyor diye meselâ kalkıp Adapazarı'na gelmişse, kolay bir şey mi?.. Ordaki evini, tarlasını bıraktı, Adapazarı'ndaki akrabalarının yanına geldi, kolay mı?.. Değil.

Bosna-Hersek'teki bir Boşnak aile Sırplar saldırdı diye geldi Edirne'ye, burdaki kampa sığındı, hicret etti. Yâni dinimi, imanımı, ırzımı, namusumu koruyayım diye... Kolay mı?.. Zor... Hicret zor, ama çok sevaplı bir şey... İnsanın dinin yaşamak için, korumak için hicret etmesi gerekebiliyor. Bu da önemli, tavsiye de ediliyor, bazan da farz oluyor.

Ama burda ne diyor Peygamber Efendimiz: "İsyanlardan, haramlardan uzak dur, uzaklaş; bu hicretin en faziletlisidir." Demek ki ne yapacakmışız?.. Günahlardan kaçınacakmışız. Yâni bir yerden bir yere kaçar gibi, biz de günahlardan kaçınacakmışız.

Günahlar neler?.. Uzun bir listesi var... Nerde vardır bu liste?.. Hocamız'ın kitaplarında var. Tasavvufî Ahlâk'ta var, Mü'minlere Vaazlar'da var... Büyük küçük günahları sıralamış.

Ne günahtır?.. İçki içmek günahtır. Ne günahtır?.. Yalan söylemek günahtır. Ne günahtır?.. Gıybet etmek günahtır. Başka?.. Zulmetmek günahtır... vs.

Bunları öğreneceğiz ve çocuklarımıza öğreteceğiz. Ne zaman öğreteceğiz çocuklarımıza, hangi yaşında öğreteceğiz?.. Büluğa ermeden önce... Yâni melekler onların sevaplarını, günahlarını yazmağa başlamadan önceki yaşta çocuklara günahları öğreteceğiz ki, başladığı zaman melekler günah yazmasın. Günah işlemesinler de, melekler de günah yazmasın diye...

Demek ki çocuklara ilkokulda ilk önce, A B C'den önce ne öğretecekmişiz?.. İlkokul çağında, daha büluğa ermeden: "Yavrum, yalan söylemek günahtır... Yavrum zulmetmek günahtır... Karıncanın üstüne basıp ezmek günahtır... Komşunun elmasını kopartmak, eriğini kopartmak günahtır... Yandaki komşunun camına taş atıp kırmak günahtır." diye günahları öğretecekmişiz demek ki...

Kendimiz de bileceğiz, çoluk çocuğumuza da zamanında öğreteceğiz.

--Hocam, kırk yaşında öğreteyim!

İş işten geçti. Kırk yaşına kadar bütün o günahları işleyecek, kırk yaşında: "Hay Allah, bu da günah mışmış! Tüh, ben bunu kırk yıldır işliyordum..." diyecek. İş işten geçmiş olacak yâni...

Ne zaman öğretmek lâzımmış?.. Çocuk sorumluluk yaşına basmadan önce... Annelerin vazifesi, babaların vazifesi... Babaların daha büyük vazifesi amma babalar yapamaz bu işi, yapamıyor. Neden?.. Sabah gidiyor, akşam geliyor. Akşam da yorgun geliyor. Çocuk, "Babacığım!" diye boynuna sarıldığı zaman; "Yavrum çok yorgunum, uzak dur, şurda dur!" diyor. "Çok yoruldum, ayaklarım zonkluyor." diyor. Yemeği yedikten sonra çayı içerken uyuklamaya başlıyor. Kim öğretecek?.. Anne öğretecek, siz öğreteceksiniz, sevabı siz alacaksınız.

Babam hafızdır ama, bana Kur'an'ı annem öğretti. Sevabı annemin... Babam da söyler her zaman, bana Kur'an'ı annem öğretti, öteki şeyleri annem öğretti. Siz de öğreteceksiniz.

Günahların hepsinden kaçınmayı tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz, hicretin en faziletlisi bu... Hem siz kaçınacaksınız, hem de çoluk çocuğunuzu kaçındıracaksınız:

--Evlâdım aç kal, ama haram yeme!.. Zarara uğra ama, yalan söyleme evlâdım!..

Zâten yalan söylemeye sebep olacak işi yapmaz o zaman... Yalan söylememek, insanı doğru olmaya götürür. Yalan söylemeye alışmak, "Canım ben bu işi yapayım da, bir yalan kıvırttırım!" demeye götürür, kötü insan olmaya götürür.

Onun için bu hadis-i şerifin birinci tavsiyesini kendiniz de, çocuklarınız da uygulayacak... Günahların hepsinden hicret edeceksiniz, uzaklaşacaksınız. Çünkü, en hayırlı hicret bu...

2. (Ve hàfizî alel-farâidı feinnehâ efdalül-cihâd) "Allah'ın farzlarına sımsıkı sarılın, emirlerini tutun, yasaklarından kaçının; çünkü cihadın en faziletlisi budur."

--Allah Allah... Namaz kılmak farz, oruç tutmak farz; şimdi bunları yapmak cihad mı?.. Neden cihad oluyor?..

Cihad dedi Peygamber Efendimiz... Cihadın en fazîletlisi farzları yapmak dedi. Mâdem öyle demiş Peygamber Efendimiz, cihaddır, itiraz yok... Peygamber Efendimiz demişse, o öyledir.

Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz ne dedi?..

"--Bak Ebûbekir yâ, görüyor musun senin şu arkadaşının şimdi söylediğini?.."

"--Ne söylemiş?.." dedi.

"--Güyâ dün gece Kudüs'e gitmiş, bir de Kudüs'ten yedi kat semâyı geçmiş, Arş'ı, Kürsü'yü görmüş, cenneti cehennemi görmüş, Allah'ın huzuruna varmış, gelmiş; Mi'rac etmiş..."

"--Bana bakın, bunları siz mi uyduruyorsunuz, o mu söyledi?" dedi.

"--O söyledi, duyduk." dediler.

"--Tamam, o söylediyse doğrudur." dedi.

Bak imana... Mâdem ki Rasûlülah Efendimiz namaz kılmak cihad demiş, oruç tutmak cihad demiş, zekât vermek cihad demiş, farzları yerine getirmek, haramlardan kaçınmak cihad demiş; cihaddır.

O zaman, cihaddır da neden cihaddır, onu anlayalım: Namaz kıldırmamak için şeytan gelip insanı kandırmağa çalışmıyor mu?.. Kendi çocuklarımız namazı kaçırmıyor mu bazan?..

--Kıldın mı?..

--Kıldım anne...

--Kılmadın yavrum...

Hattâ insanın kendisi bile bile Allah'ın emrini bazan tutmuyor, haram bir şeyi bazan bilerek yapmıyor mu?.. Haram olduğunu biliyor, yapıyor.

Demek ki, onları yapmak için birileriyle uğraşmak lâzım! Kimle uğraşmak lâzım?.. Şeytanla, nefsiyle, düşmanla uğraşmak gerekiyor; işte onun için cihad oluyor. Savaşarak yapıyor insan... Namaz kılıyor ama, şeytanla savaşıyor, nefisle savaşıyor.

Oruç tutacak, şeytan diyor ki:

"--Hadi orucu tutma, bak doktor da "Şekerin var, tutma!" dedi. tansiyonun artarsa, başın ağrırsa, sıhhatin zarar görürse..."

"--Hadi ordan, seni dinlemem ben..." dedi, oruca niyet etti, orucunu tuttu. Bak, mücadele etti, öyle tuttu.

Zekât verecek, para üzerinde... Şeytan diyor ki:

"--Ne yapıyorsun yâ? Bu parayı sen kazanmadın mı?.."

"--Ben kazandım..."

"--Ne veriyorsun el aleme? O da çalışsın, o da kazansın!.. Fakir olursun sonra yâ, senin çoluk çocuğun var... Büyüyecekler daha, tahsili var, bilmem nesi var... Hepsine ev lâzım, düğün dernek lâzım, çeyiz çimen lâzım... Verme!"

"--Hadi ordan, git mendebur seni!.. Beni kaldırmağa çalışıyorsun değil mi?.." diyor. Sonra:

"--Al kardeşim, al şu zekâtı!" diye fakire veriyor.

Şeytan bak, nasıl engellemeğe çalışıyor. Nefsiyle, şeytanla mücadele etti, zekâtı öyle verdi. şunu!..

"--Hacca git!.."

"--Yok, şimdi gidemeyeceğim hocam..."

"--Niye gidemiyormuşun?.."

"--Çocuğu evlendireceğim de, ıvır olacak da zıvır olacak da... Emekli olacağım da, emekli ikramiyesini alacağım da..."

"--O kadar yaş yaşayacağın ne mâlûm? Sen vakti gelince farzı yapsana!.."

"--İşte hocam, hacı olduktan sonra sigara içilmiyormuş da, sigarayı bırakamıyorum da... Sigaranın tadını iyice alayım da, ondan sonra gidersem, tevbe ederim."

Böyle mantık mı olur?.. Ben haccımı yaparım, ondan sonra da haccın gereği olan işleri yaparım.

Demek ki, farzları yerine getirmek bir mücadeleyi gerektiriyormuş, demek ki cihadmış. Rasûlüllah'ın sözünü anladık.

3. (Ve eksirî min zikrillâh) "Allah'ı çok zikredin, zikretmeyi çoğaltın!"

Peygamber Efendimiz ne tavsiye ediyor?.. Dervişlik tavsiye ediyor. Gazeteler ne söylüyor?.. Tarikatın, tasavvufun aleyhine veryansın ettiler. Radyolar, televizyonlar, ilerici gazeteler, devrimbazlar, düzenbazlar, madrabazlar neler söylediler: "Tarikat fenadır, aman kardeşim tarikata girme, oynatırsın, deli olursun, hiç girilir mi oraya!" filân demediler mi?.. "Zikir yapma, namazını kıl yeter!" demediler mi?..

Bak ne diyor Peygamber Efendimiz:

(Ve eksirî min zikrillâh) "Allah'ı zikretmeyi çok yap ki, (fe inneke lâ te'tiyallàhe bi-şey'in ehabbe ileyhi min kesreti zikrihî) Allah'ın huzuruna çok zikretmekten daha kıymetli bir ibadetle aslâ gidemezsin! En kıymetli ibadet çok zikretmektir." diyor Peygamber Efendimiz.

Mâdem ki Peygamber Efendimiz öyle buyurmuş, ondan sonra demek ki, ötekiler halt ediyor.

--Hocam, ben şimdi şaşırdım, aklım karma karış karıştı. Ben bunları severdim, ilerici diyordum, bu adamlar aydın kişiler diyordum, bunlar yalan söyler mi?..

Vallàhi bilmem, işte terazi, işte meydan, işte ölçü... Sen ölç, biç, Peygamber Efendimiz'in ne dediğini gör; onların ne dediğini gör!.. Kimin doğru söylediğini, kimin eğri söylediğini, kimin yanlış yaptığını kendin ölç!

Aklın yok mu?.. Var... Ne kadar?.. Satacak kadar... Fazlasını satacak kadar hepimizin aklı yok mu?.. Hepimizin o kadar çok aklı var ki, her gün akıl satıyoruz. Demek ki aklımız var...

O halde aklın varsa, Allah'ın sözünü dinle, Rasûlüllah'ın sözünü dinle, onlara aykırı söz söyleyenlerin notunu ver: "Bu Allah'ın sözüne karşı söz söylüyor, bu Rasûlüllah'ın tavsiyesine aykırı söz söylüyor... Ama çok yaldızlı, çok tirajlı, çok satan, çok meşhur... Allah'a karşı söz söylüyor. Allah bir şey söylüyor, o aksini söylüyor... Rasûlüllah bir şey söylüyor, o aksini söylüyor...

--Hocam, çok zor bu kararı vermek...

Sen bilirsin! Buyurun yollar serbest, meydanlar serbest, hayat serbet... Meyhanenin yolu kapalı değil... Zinânın ylu yasak değil, askerler geçit vermiyor değil... Herkes her istediğini yapıyor. Nasıl istersen yaşa, neyi istersen karar ver, hangi şeyi doğru görürsen onu yap! Yalnız sonunda pişman olmayacağın işi yap, sonunda pişman olunmayacak hayatı sür!..

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde gümüş renkli bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya, ağlayarak...

Başka bir şair de diyor ki:

Yâdında mı doğduğun günler?
Sen ağlar idin, gülerdi âlem...
Öyle bir ömür geçir ki, olsun
Mevtin sana hande, halka mâtem...

"Doğduğun zamanları hatırlıyor musun?" Ben hatırlamıyorum, kimse doğduğu zamanı hatırlamaz. Hatırlamazsın ama, ben söyleyeyim: "Sen ağlar idin, gülerdi âlem..." Sen cıyak cıyak bağırırdın. Hattâ dışarda baban, bizim çocuk doğdu diye sırıtmaya başladı. Baban da dışarıda gülüyor, dayın da gülüyor, akrabalar da gülüyor. Annen de biraz acı çekmiş ama, o da gülüyor. Bak herkes gülüyor.

"Öyle bir ömür geçir ki, olsun mevtin sana hande, halka mâtem..." Hande tebessüm demek, gülümseme demek... Mevt, ölüm demek... Öyle bir ömür geçir ki, ölürken sen gül, arkadakiler ağlasın!

Ölen niye güler, ne zaman güler?.. Gözünden perdeler kalkar, cenneti görür, cennetteki köşklere gözünü diker, Allah'ın kendisine verdiği imkânları görünce tebessüm eder, ruhunu teslim eder. Neden?.. Cennetteki makamını gördü, cennetlik olduğunu gördü, aşk ile şevk ile gidiyor. "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû" diyor, bir gül bahçesine girercesine gidiyor. Dünya da neymiş, arkasına bile bakmıyor. Cenneti gördü, cennetin güzelliklerini gördü, gülerek gidiyor.

Bu sefer arkadakiler ne diyecekler:

--Ah, evliyâullah'tan filânca göçtü yâ...

Hüngür hüngür, hüngür hüngür, seller gibi yaşlar akıyor. Neden?.. Bir mübarek insan öldü, aramızdan ayrıldı, biz ne yapacağız şimdi diye başlayacaklar ağlamaya...

Yâni öyle bir ömür geçirmeli ki, ahirete göçerken insan gülerek gitmeli, arkadakiler ağlamalı!.. Varsın onlar ağlasın...

Zâten bir başkası da diyor ki: "İnsan ölüye ağlamasın, kendisine ağlasın! Onun imtihanı bitti, benim halim ne olacak diye insan kendisine baksın!" İmtihandayız, bu dünya imtihan yeri... Bu dünyada hepimiz imtihan oluyoruz. Bundan önce imtihan oluyorduk, şimdi de imtihan oluyoruz, evimize döndüğümüz zaman da imtihan olacağız. Ölünceye kadar imtihan devam edecek.

--Bakalım bu parayı nasıl kullanıyor?..

--Bakalım bu bilgisini nasıl kullanıyor?..

--Bakalım bu parayı pulu zînete mi harcıyor, gösterişe mi harcıyor, fiyakaya mı harcıyor, cakaya mı harcıyor, debdebeye mi harcıyor, kibre mi harcıyor, ücuba mı harcıyor, Allah yoluna mı harcıyor?..

--Vaktini ibadetle mi geçiriyor, günahla mı geçiriyor, zevkle mi geçiriyor, eğlenceyle mi geçiriyor...

Hep imtihan, hepsi yazılıyor. Zerre kadar hayır yazılıyor, zerre kadar şer yazılıyor. Allah bizi rızasına uygun ömür sürenlerden eylesin... Faydalı işler yapanlardan eylesin... Gülerek ahirete göçüp, cennetiyle cemâliyle müşerref olanlardan eylesin...

Arkasında hayırlı eserler bırakanlardan eylesin... Ömrü boş geçirmeyip müslümanlar için, İslâm için, iman için, irfan için çalışanlardan eylesin...

Allah hepinizden razı olsun...

14. 2. 1997 - Antalya