HİMMET

Himmet kasd mânâsınadır. Bir şey kasd ve arzu edilmedikçe, meydana gelmeyeceği ma'lûmdur. Hayırlı şeyleri kasd etmek, her ne kadar onu yapmaya muvaffak olamazsa bile, tabii ind-i ilâhide ma'lûm olduğu için, o arzu ve emeli ile me'cûr olur. Bunun aksine kötü şeyleri kasdetmek de her ne kadar onu işlemedikçe defter-i a'mâline günah yazılmasa bile, kalbinin o kötü ve fenâ düşünceler ve emeller sebebiyle vâkî olacak fesâdın iyi neticeler vermeyeceği muhakkaktır. Kalbin fesâdı ise, cevârihin fesâdını müeddî olacağı da tabiidir.

Onun için kötü ve uygunsuz ve günahı mûcib olacak her hareketten tevakkî edip, iyi ve güzel, makbul ve memduh olan hareketleri seçmek ve yapmak, şüphesiz en a'lâ ve uygun olan bir iştir. Onun için kasd (himmet), ahlâk-ı hamîdelerden biri olarak zikredilmiştir.

FÜTÜVVET

Bu kelime cömertlik mânâsını mutazammındır. Bu hususta mümkün olan ma'lûmat, cömertlik bahsinde mevcut olduğundan tekrarına lüzum görülmemiştir. Cûd, müvâsât ve îsâr bahislerine müracaat oluna...

MÜRÜVVET

İnsâniyyet, racüliyyet ve âdemiyyet mânâlarını taşımaktadır ki, insanlık yalnız boyla, varlık, bilgi ve benlikle değil, belki İslâm dininin gösterdiği ve bildirdiği güzel ahlâkların, o kimsenin üzerinde toplanmasıyla ve onları tatbîki ile mümtaz olması gerekir ki, bu da, nefse tam bir hâkimiyetin neticesidir. Yoksa lâfların mahsulü olamaz. İstediği zaman iyi, işine gelmediği zaman da her fenâlığı yapmağa müstaid kimselerde, ne insanlaık ne de racüliyyet (yâni erkeklik) ve ne de âdemiyyet denilen güzel huyları bulmak mümkün değildir. Hele servet, şöhret, makam ve mansıb düşkünlerinde bunları aramak ve bulmak mümkün olamaz.

Asıl erkek ve asıl insan, hiç şüphesiz ki, ilk devrin müslümanlarında pek bâriz bir sûrette temâşâ edilmekte idi. İşte onlar örnek tutulursa, bu güzel ve kıymetli insâniyyet, racüliyyet ve âdemiyyet de bizde o nisbette zuhûr eder.

Cenâb-ı Hak cümlemizi, râzı olmadığı bütün kötü ahlâklardan emîn ve mahfuz eylesin ve râzı olacağı bütün iyi ve güzel huyları; güzel ahlâkı nasîb ve müyesser eylesin... Âmîn, bihürmeti seyyidil-mürselîn, vel-hamdü lillâhi rabbil-àlemîn. Allàhümme salli ve sellim alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

ŞEYHÜL-İSLÂM İMÂDEDDİN EL-VÂSITÎ KS HAZRETLERİ'NDEN İKTİBASLAR

a. Günde Bir Saat Zikir İçin Ayırmak

Hergün bizim için geceden ve gündüzden bir saat olsun ki, o saatte biz bütün maksat ve gâyelerimizi huzûr-u Rabbil-Àlemîn'de toplayıp, bizi meşgul eden bütün dünya işlerini kalblerimizden çıkaralım. Hak Sübhânehû ve Teàlâ'dan gayri gönlümüzde bir şey kalmamak üzere gündüzleri bir saat durabilelim. Zîrâ bu saatte insan kendini güzel bir muhasebeye çeker. Kendisinin Rabbiyle olan halini anlar ve bilir.

Her kimde biraz hal vardır; o hal derhal kendisini o saatten harekete getirir. Pilde cereyan varsa, düğmeye basınca nasıl zil çalar harekete gelirse, kendisinde biraz iman ve İslâm korkusu olan zâtı da, bu yalnızlıkla yaptığı tefekkürü ve düşüncesi harekete getirmeğe kâfîdir. Eğer pil bitmiş ise veya cereyan yoksa, ne kadar düğmeye bassanız, hiçbir ses çıkmadığı gibi, ölmüş gönüllerden de bir şey beklenemez. Hak ile biraz kalan gönülde beliren muhabbet ve ta'zîm ile yükseklere doğru göğsünü kabartarak, kükremeye, şahlanmaya başlar.

İşte bu hal ki, gözünü yumup da her şeyden, maldan, mülkten, evlât ve ıyalden ayrılıp, kabre girdiği haline örnek ve nümunedir. Yâni bu hali gözünün önüne getirip, bundan ibret almağa çalıştığı zamanda, gönül harekete gelip, istikàmetini düzeltmeğe gayret eder, muhabbet ve ta'zîmi artar.

Yoksa, dünya işlerinden kurtulamayıp böyle bir saatini Hakk'a ayıramıyorsa, o kimse bilmelidir ki, kendisinde ne ulvî bir rabıta ne de sevmek ve sevilmekten bir nasîb vardır. O halde artık onun, nefsine ağlamaktan başka çâresi yoktur. Zîrâ ne kurbiyyet ve ne de Hak ile ünsiyet nîmetlerinden haberi vardır.

Fakat bu bir saatlik tefekkür, murâkabe ve muhasebede hàlisâne hareketi sebebiyle. diğer vakitlerde kıldığı beş vakit namazları, huzûr, huşû', muhabbet, ta'zîm ile; secde ve rüku'larını da son derece sevgi ve ta'zîm ile edâ edeceğinden, bu yirmidört satinden bir saatini, kendini bulunmaz nimetlere ulaştıran Vâhid-i Kahhar olan Allah için ayırmakta hiç bahillik etmeğe gelmez. Bu hal devam ettikçe dâimâ terakkî ile hali değişir. Kemâle doğru yükselir ve âşikâre bir şekilde ibadetlerinde dâimî surette muhabbetinin lezzetini duyar.

Cenâb-ı Hak cümlemize böyle huzû', huşû' içinde ibâdetleri nasib ve müyesser kılsın, âmîn...

b. Halvetin Lüzûmu

Ey okuyucu muhterem kardeşim!

Bütün ulemânın ittifâkıyla halvet, islâmiyette meşrû bir yoltur. Sonradan ihdas olunan bir bid'at değildir. Halvetler muhakkak sûrette hasta ve mariz kalblerin şifâsı için vesîledir ki, bu halvetler sebebiyle Hakk'ın istediği gibi kalb-i selîm sahibi olup, sahibini kıyâmet gününde hesap ve mîzandan necâta ulaştırıp, cennete ve cemâlullahı müşâhedeye nâil eyler.

Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:

"O günde ne mal fâide eder, ne de oğullar; meğer ki Allah'a (küfr ü nifâktan) tamamen sâlim bir kalb ile gelenler ola..." (Eş-Şuarâ: 88, 89)

Halvet ve uzlet, dâimî olan bir şey değildir. Dâimî olanı da makbul değildir. O hayat mücâdelesinden kaçan, bir asker kaçağına benzer. Çeşitli mikroplarla aşılanmış insan, mücâdelede ekseriyâ muvaffak olur. Mikroplarla mücâdeleye alışmamış ve bu gibi aşılar almamış insanların, derhal ve pek çabuk bu hastalıklardan birisine tutulup, mücâdelesinde muvaffak olamayacağı nasıl kâbil-i inkâr değilse, selâmet deyip halvetlere çekilen bahtiyarlara, biraz da olsa acımak lâzımdır. Çünkü hayatın tadı ancak bu mücâdelelerle anlaşılır. Eğer bu mücâdelelere lüzum olmasaydı, Hak Sübhânehû ve Teàlâ Hazretleri hepimizi melek gibi yaratırdı.

İşte bu muvakkat zamanlardaki halvetlerin müdâvimleri, hastanelerden tedâvi olarak çıkan, sıhhatli, sağlam bünyelerdir ki, bu neş'e ile hayatta daha güzel ve daha lâyık hizmetler yapmağa muvaffak olurlar. Eğer öyle hasta halde kalsalardı, ne kendilerine, ne de cemiyetlerine zarardan başka bir faydaları olamayacağı âşikârdır.

Halvetlerden sonra kalbi ma'mûr, imanı gür ve kuvvetli olan yakîn ehli, hayatının kıymetini bilir ve hiçbir zaman onu Hakk'ın râzı olmayacağı bir işe ve bir yere bırakmaz. Kahvehâne, gazine, sinema, pilaj ve emsâli yerler ki, en sağlam insanların bile hayatlarını, ruhlarını öldürür, kat'iyyen oralara uğramazlar ve müslüman kardeşlerinin de uğramasını istemezler. Çünkü buralar, ma'nevî bulaşıcı mikrop yuvalarıdır.

Halbuki bir çok kimseleri görüyorsunuz ki, sıhhatinin iktizası olarak envâ-ı çeşit masraflarla banyolara, denizlere, ormanlara, güzel sulu ağaçlık, meyvalık yerlere giderler, istirahatlarını te'min ederler. Sonra da şu kadar kilo aldım diye övünürler. Heyhât ki heyhât, o kilo aldığı ve hergün dikkat ve ihtimamla baktığı cesedini bir gün musallâ taşında görünce aklı başına bilmem gelir mi?.. Gelse bile ne fayda!

Her şeyin fâni olduğunu vaktiyle anlayıp, bu gelip gitmedeki hikmeti sezerek, kendisini yaratanı bulmak ve bilmek ve emirlerine riâyet ederek ölüme mahkûm cesedini değil, cennet ve cemâle müştâk; o aziz cânını, rûhunu, gönlünü, kalbini, yaşatmaya, nurlandırmaya yükseltmeye gayret göstermesinin lâzım olduğunu idrak ederek, gönlünün ma'mûr olması için, sessiz, tenhâ halvet yerlerini seçip, Hâlik-ı Zülcelâl olan Allah-u Teàlâ Hazretleri'yle bir müddet beraber kalmayı tercih etse; nefsini kötü ve fena huylardan kurtarıp, Hakk'ın sevdiği ve Peygamberimizin de tavsiye buyurduğu güzel ahlâklarla ahlâklanırsa; şüphesiz ki hem dünyada ve hem de âhiretteki yeri de cennet olurdu.

Bunu dile getiren şâir pek güzel şöylemiştir:

Fânî cisminin yaşaması için onu hergün temizler kokularsın da,
Asıl bâkî olan kalbini marîz, hasta olarak tek edersin!

İnsan, hakîkat-i İslâm'ı biraz olsun anlasa, bedeni ile beraber kalbinin ve gönlünün de ıslâhına çalaşırdı. Cisim, ceset, nasıl fânî lezzetleri isterse, muhakkak gönül de ebediyyetin mânevî lezzetlerini isteyecektir. Bunu bilmemek kadar büyük gaflet olmaz zannederim.

Yine bir şâir bunu şöyle dile getirmiştir:

Ey cismin hizmetkârı, daha ne zamana kadar bu cisme hizmet edeceksin?
Sen sonu zarar olan şeyden ticâret mi umuyorsun? Bu ne kadar gaflet!.
Binâen aleyh, hemen fırsat elde iken nefsinin ıslâhı ve fazîletleri kazanmaya ve onu kemâle ulaştırmaya bak!
Çünkü sen cisminle değil, ruhunla insansın!

Bundan nâşî, mü'min ve muvahhid olan kimseye bu halvet şarttır. Hem her sene mümkün oldukça, yâni ölünceye kadar devam etmek kendi menfaatleri iktizâsındandır. Zîrâ imanda kemâl, ilm-i yakîn ve ma'rifet- ilâhiye, ancak ve ancak bu suretle mümkün olabilir.

Hiç şüphe yoktur ki insanda kemâl, imanda kemâl, İslâm'da kemâl, ahlâkta kemâl her müslümanın başlıca vazifelerinden sayılır. Tarîkat, tasavvuf, şerîat bunlar kat'iyyen birbirinden ayrılmaz parçalardır. Aradaki fark yalnız şu kadar ki, herkes hilkatte bir değildir. Kimi zayıf, kimi kavî kimi bilgin, kimi de câhil; kimi zengin, kimi fakir... Buna binâen Hak yolu da buna göre ayarlanmıştır. Kavî bir insan 100 kilo yükü rahatça taşıyor diye, aynı yükü zayıfa da yüklemeyiz. Bunun gibi âhiret yolcularının da, kavîsi olduğu gibi zayıfı da vardır. Bunun için ahiret yolu da, ruhsat ve azîmet diye ikiye ayrılmıştır.

Ruhsat ile amel zayıflara mahsustur. Azîmet ile amel de, kavîlerin halleridir. Şöyle ki, namaz abdestsiz olmaz. Bir mü'min namaz vakitlerinde abdest aldı mı, ruhsat ile amel eder. Erbâb-ı şerîattır, kat'iyyen muâheze olunmaz. Kavî müslüman-mü'min ise, hiçbir vakit abdestsiz gezmez. Abdesti bozulunca hemen tazeler. Buna da erbab-ı tarîk derler.

Meselâ, gece yatsı namazından eve gelince uykusu gelinceye kadar oturur, konuşur, sonra yatar; muâhaze olunmaz. Fakat erbâb-ı tarîkat yatsı namazından sonra, zarûret olmadıkça oturmaz. Tâze bir abdest alarak, hiç olmazsa dört rekât namaz kılar. Birinci rekâtta Âyetül-Kürsî ile iki âyet daha ilâve ederek okur. İkinci rekâtta, Amenerrasûlü'nün başından bir âyet daha alarak okur. Üçüncü rek'atta ise, Sûre-i Hadîd'in başından altı veya on âyet okur. Dördüncü rekâtta da, Sûre-i Haşr'in sonundaki üç âyet-i kerîmeyi okuyarak kılar. Sonra uykusu galebe edinceye kadar sessiz bir yerde zikrullaha devam eder. İşte bir fark budur.

Zuafâ ise sabaha kadar uyur, sabah namazına kalkar. Muâheze olunmaz ise de, efdal ve ekmel ve a'lâyı terk ettiğinden ötürü, elbette iyi hareket etmemiştir.

Ehl-i takvâ, ehl-i tarîkat, ehl-i tasavvuf ise, gece biraz uyuyup dinlendikten sonra, ses sadâ kesilip herkes tatlı uykuya daldığı zaman, yatağından kalkar. Güzel bir abdest alır. Mevlânın, Hak Sübhânehû ve Teàlâ'nın, Hàlık-ı Kâinât'ın, Rabbül-Àlemîn'in, huzuruna el bağlayıp, gözlerinden de yaşlar akıta akıta, kıldığı namaz ve yaptığı zikrin acaba tadına doyulur mu?.. Her tadın, her zevkin, her neş'enin fevkinde, hem de tasavvur olunmaz derecededir. Şimdi sen hangisini istersen onu seç!..

Evliyâ-yı izâm hazretlerinin menkıbeleri okundukça, insan bunlara hayran kalır. Onlar da bizim gibi Ademoğulları, fakat Cenâb-ı Hakk'ın onlara ne gibi lütufları ihsan ettiği, herkes tarafından pek âşikâr bir sûrette görülegelmektedir. Ondan dolayıdır ki, o evliyâların isimlerinin bile anıldığı yerlere bol bol rahmet-i ilâhî nâzil olup, kalbler yumuşar, gözler sulanır, gönüller neş'e dolar.

Bunlar hep azîmet yolunu ihtiyar eden akviyânın, müttekî ve sâlih kulların nâil oldukları devletlerdir. Bunlar hiç bir zaman para ile, mal ve mülk ile elde etmek imkânı olmadığını pekâlâ herkes bilir. Dünyada iken bu lütuflara ve bu ikramlara ve kerâmetlere nâil olan bahtiyarların, ahiretteki nâil olacakları nîmetleri ta'rife ve tasvire gücümüzün yetmez olduğu mâlumunuzdur.

Onun için, ey azîz ve muhterem kardeşim! sen bu fânî dünyanın kıymetini iyi bil de, o âhiretin bitmez tükenmez ve eşi bulunmaz nîmetlerini, cenneti, cemâl-i ilâhîyeyi müşâhede devletini hep burada kazanacaksın. Bunu boş yere gafletle geçirip, bunlardan mahrum olmak kadar acı bir âkıbet olmaz. Öyle ise, aklını başına al da, fırsat elde iken bu halvetleri, mürebbî ve mürşidlerini ara ve bul da, onlara teslim ol! Hem öyle teslim ol ki, bu halvetlere onların izinleriyle girip, azgın olan nefislerimizi ıslaha gayret edelim. Çünkü asıl olan kalbin salâhı, şifâsı ve kemâl sıfatlarıyla muttasıf olmasıdır.

Makàmât-ı kalbiyye, tevbe, muhâsebe, recâ, murâkabe, sıdk, ihlâs, sabır ve sâir gibi ki, sâlik ma'rifetullah yolunda bunlarla, ma'rifet-i ilâhiye ve zevkiyeye ve makâm-ı ihsâna vâsıl olur ki, en üstün mertebedir ve mertebesinin hudûdu yoktur. Allah-u Teàlâ ve Tebâreke Hazretleri'ne vâsıl olmanın mânâsı, Allah-ü Teàlâ'yı bilmeye yarayan ilme erişmektir. Yoksa, Allah-ü Teàlâ Hazretleri'ne ittisâl hiçbir sûrette tasavvur olunamaz. O bunlardan münezzehtir.

Allah'ı (CC) ve àlemi tanımaya yarayan ilim de üç nevi'dir; ilmel-yakîn, aynel-yakîn, hakkal-yakîn'dir. Meselâ bir baklavayı size tarif ederler, siz de anlarsınız ve bilirsiniz ki, baklava böyle olurmuş, buna ilmel-yakîn derler. Bir de baklava yapılırken görürsünüz ve bilirsiniz, buna da aynel-yakîn derler. Bir de yersiniz, o zaman baklavanın ne demek olduğunu hakîkî mânâsıyla anlamış olursunuz ki, buna da hakkal-yakîn derler.

Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretleri bizlere yakînî iman nasîb etsin... Cümlemizi afv ü mağfiret buyurup, bütün büyüklerimizin gittikleri güzel ve hakîkî iman ve İslâm yolundan ayırmasın... Nefis ve şehvetin esîri olup, dünyası için âhiretini terk eden veya ihmal eden zavalılardan etmesin... Âmin, bihürmeti seyyidil-mürselîn.

EK:

MEHMED ZÂHİD KOTKU RH.A EFENDİ HAZRETLERİ'NİN TAVSİYELERİ

Bismillâhir-rahmânir-rahîm.

Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn. Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi!..

Benim çok sevgili ve hakikatli kardeşlerim! Büyüklerimizin nasihatlerinden bazılarını size da hediye etmeyi kendime bir borç saydım:

1. Her şeye başlarken besmeleyi ve Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senâyı ve Peygamber Efendimiz'e salât ü selâmı, kat'iyyen dilinizden bırakmayınız ve gönlünüzden çıkarmayınız!

2. Cemaate, cumaya, bayramlara, derslere devâm ediniz! Evrâd ve ahdinize, vaadinize dâimâ vefâ üzere olunuz!

3. Namazı, zekâtı, haccı, orucu, vakitlerinde îfâ edip; emr-i bil-ma'rûf ve nehy-i anil-münkeri ve emâneti edâ ediniz.

4. Birbirinize kat'iyyen buğz ve hased etmeyiniz ve arka çevirmeyiniz! Dâimâ ihvan olarak kardeşçe yaşayınız!

5. Dâimâ tahsil-i ilim üzere olup cehilden korkunuz ve nâsa anlayamayacakları ve akıllarının ermediği şeyleri söylemeyiniz!

6. Kur'an okumasını muhakkak öğrenip, dâimâ okuyunuz ve evlâdınıza da mutlaka okutunuz! Cehil çok fenâdır.

7. Avret yerinizi hiç bir yerde açmayınız ve kendinizi kadınlara benzetmeyiniz; Avrupalılaşmayınız!

8. İhtiyacın fevkinde yüksek binalara özenmeyiniz! Yeni binalara kurban kesmeyiniz! Kurbanlarınızı yalnız Allah için kesiniz!

9. Fâizden, haram yemekten, yetim malını yemekten, çalınan ve zulüm ile alınan malları yemekten sakınınız!

10. Ulemânın, meşâyihin, vâlideynin kalplerini kırmaktan, onlara en ufak bir eziyeti yapmaktan son derece sakınınız!

11. Sünen-i seniyyeye ehemmiyetle son derece riâyet edip, kalıp ve kıyafette hiçbir vechile ecnebî âdetlere kendinizi kaptırmayınız!

12. Büyük ve küçük bilumum günahlardan son derece sakınınız ve sakınmayanlardan uzak olunuz!

13. İçki içenlerden ve müskîrât kullananlardan olmayınız ve onlardan uzak olunuz!

14. Ecnebî hatunlardan, bilumum lehviyat yerlerinden ve eğlence yerlerinden korkup kaçınız!

15. Taamlardaki bid'atlerden, Kur'an ve hadisten gayri şeylerle amel etmekten ve bilcümle israflardan sakınınız!

16. Bilâd-ı küfürden gelen yiyecek ve giyecek ve içecek şeylerden son derece dikkatli ve ihtiyatlı olup, onlara tenezzül etmeyiniz, kullanmayınız!

17. Sahàbe-i kirâma ve evliyâ-i izâma sövenlerden ve müçtehidîn-i kirâma, sâdât ve selefe taan edenlerden uzak olunuz!

18. Muhârebe meydanından kaçmayınız! Tâun ve vebâ hastalıklarının bulunduğu yere girmeyiniz ve şâyet orada iseniz çıkmayınız! Meşâyıh ve ulül-emre itâatsizlikten sakınınız!

19. Evkaf malından, bey'-i fâsitten, noksan tartmaktan ve meyvaları olmadan satmaktan ve vakfı tebdilden sakınınız!

20. Elfâz-ı küfürden ve haram sözlerden ve bilhassa yalandan ve efrenç sözlerden; emirlik, imâmlık, kadılık hizmetlerinden sakınınız!

21. Ayakta bevletmekten, yolları kapamaktan ve pislik dökmekten sakınınız!

22. Zühd, verâ', velâyet, keşf ü kerâmet, ilham ve rü'yetullah ve rü'yetün-nebî SAS dâvâlarında bulunmayınız!

23. Bilcümle zînet ve mal zâyiinden sakınınız!

24. Camilerde son derece edebe riâyet edip, ses çıkarmayınız. Mecnun, dilenci ve bebekleri câmiye sokmayınız.

25. Mecbur olmadıkça el ve baş ile selâm vermeyiniz, âlimden gayrı kimsenin elini öpmeyiniz!

26. Evde köpek saklamayınız ve koyunun küçük yavrusunu kesmeyiniz!

27. Hırsızlardan, hâinlerden, müflislerden, Hak'tan meyleden ulemâ ve müftülerden ve câhil tabiplerden olmayınız!

28. Bilumum ecnebî adet ve an'anelerinden ve göreneklerinden ve lüzumsuz yere bostan bile kullanmaktan çekininiz!

29. Hiçbir zaman zulüm işlemeyiniz ve mazluma dâimâ yardımcı olmayı borç ve vazîfe biliniz!

30. Allah-u Teàlâ'nın varlığına, birliğine kuvvet ve kudretine, her şeyi görür, işitir ve bilir olduğuna; herkesin ona muhtaç olup, onun hiç bir şeye muhtaç olmadığına, doğmadığına ve doğurmadığına ve hiçbir şeyin kendisine benzemediğine; meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hesâba, mîzâna, cennet ve cehennemin varlığına; kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna, öldükten sonra tekrar dirilmeğe inandım ve iman getirdim. Eşhedü en lâ ilâhe illallàh, ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû.

Her gün akşam ve sabah tekrar tekrar okuyunuz.

31. Ashâb-ı tevâzdan ve her veçhile sahib-i mahviyetten olup, kendinize varlık ve benlik verecek şeylerden ve üstünlük gibi meziyetlerden kaçının! En büyük meziyet ve şiârınız yokluk olsun ve ölümü gözünüzün önünden ayırmayın! Hiçbir zaman Hak'tan ayrılmayın! Hakk'ı dâimâ zikredip emirlerinden dışarı çıkmayınız ve tesettüre son derece riâyet edip Hakk'ın sevgili ve iyi bir kulu olmaya çalışınız. Dininizin bütün erkân ve usûllerini öğrenip, evlâtlarınıza da öğretiniz!

Cenâb-ı Hakk'ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun, sevgili ve kıymetli kardeşlerim!..