TAKDİM

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

Her şeyden önce; bizi yaratan ve yaşatan ve yaşatan, olduran ve öldüren, imtihan için dünyaya muvakkaten gönderen; sonra da gene kendisine döndüren; din günü, her kulu fiil ve ameline göre cezalandıran veya mükâfâtlandıran; Settâr ve Gaffâr, Cebbâr ve Kahhàr, Afüvv ve Halîm, Latîf ve Kerîm, Rahmân ve Rahîm Rabbimize, bütün mehàmidiyle, her yönden ve her şekilde hamd ederiz.

Müteàkıben, onun habîb-i edîbi, rasûl-i kerîmi, nebiyy-i rahîmi, rehberimiz, nümûne-i imtisâlimiz, sened ü mededimiz, şefîimiz, efendimiz Muhammed-i Mustafâ'ya ve âline, ashàbına, etbâına ve turûk-ı aliyyemiz sâdât ü meşâyih ü hulefâsına salât ü selâm, tahiyyât ü ihtiramlarımızı arz eyleriz.

Cenâb-ı Mevlâmız, biz àciz ü nâçizleri ve fakîr ü hakîrleri, o makbûl ü mahbûbların, o mükerrem ve mukarreblerin nurlu yolundan ayırmasın; tevfikını refîk edip îmân-ı kâmil ile hüsn-i hàtimeler nasîb eylesin; her işimizin başını ve sonunu güzel eylesin; bizleri dünyanın ve ukbânın bildiğimiz-bilmediğimiz hayırlarına erdirsin; cennette Efendimiz SAS'e hemcivar edip sohbet, şefaat ve iltifatından hissedar kılsın; bilhassa rü'yet-i cemâl-i bâ-kemâl-i müteàliyle bizlere lütf u ikram buyurup, ihsân-ı bîpâyânını itmâm eylesin... Âmîn, bi-hürmeti Seyyidil-evvelîne vel-âhirîn.

a. Ahlâkın İslâm Dinindeki Mevkîi

Ahlâk ve tasavvuf, mü'minlerin çok sevip, yakın alâka gösterdiği, pek mühim ve şerefli, iki temel ilimdir. Gerçekten de ahlâkın dinimizdeki yeri ve önemi çok büyüktür. Rasûl-i Ekrem SAS Efendimiz birçok hadis-i şerifinde güzel ahlâkı övmüş, tergîb ve teşvik etmiştir. Meselâ:

1. "Ben ahlâkın asil ve güzel olanlarını tamamlamak için gönderildim." (1)

2. "İslâm dini, güzel huyluluktur." (2)

3. "Güzel huyluluk dinin yarısıdır." (3)

4. "Mü'minlerin imanı en kâmil olanları, ahlâkı en güzel olanlarıdır." (4)

5. "Ahlâkı en güzel olanlarınız, sizlerin en hayırlılarınızdandır." (5)

6. "Allah'a en sevgili olanlarınız; ahlâkça en güzel olup kendisi başkasıyla geçinebilen, başkalarının da kendisiyle geçinebildiği yumuşak yanlı olanlarınızdır." (6)

7. "Kişi güzel ahlâkıyla, geceleri ibadete kalkan, gündüzleri şiddetli sıcaklarda oruç tutan abidlerin derecesine muhakkak ki ulaşır." (7)

8. "Kıyamet günü amel terazisine konulup tartılacak şeyler içinde, huy güzelliğinden daha ağır çeken bir şey yoktur." (8)

9. "Ahlâkı en güzel olanlarınız, kıyamet gününde bana en sevgili ve oturma yerleri bakımından en yakın kimseler olacaklardır." (9)

Bütün bu ve benzeri hadis-i şeriflerden, İslâm dininin en başta gelen gayelerinden birinin güzel ahlâkı temin ve tesis olduğu; biz mü'minlerin, edepli, iyi ahlâklı, olgun ve faziletli kimseler haline ermemiz gerektiği açıkça anlaşılmaktadır.

b. Ahlâkın Fert ve Cemiyet İçin Lüzûmu

Ahlâk, cemiyet halinde yaşamanın ortaya çıkardığı mânevî bir müessesedir. Her insanın iyi-kötü bir ahlâk yapısı ve ahlâk anlayışı vardır. Tarih boyunca her insan cemiyetinde bir ahlâk nizamı mevcut olduğu tesbit edilmiştir. Değil sadece insan cemiyetlerinde, toplu halde yaşayan çeşitli hayvanlar arasında bile bazı ahlâki sorumluluklar ve iyi ahlâk emaresi davranışlar müşahede olunmuştur.

Ahlâk, cemiyetlerin hakîkî ve vefâkâr dostudur. Milletler hamle yaptıkları, ileri atıldıkları devrelerde onun sayesinde başarıya ulaşmış, kara ve kötü günlerde ona sarılmak sebebiyle felâketleri savuşturmuştur. Eğer iyi günlere ve refaha erişince, bu eski ve sadık dostun kadr ü kıymeti unutulur ve o bir köşeye itilirse; zenginlik, rehavet, zevkperestlik... vs. cemiyetleri kısa zamanda bozulmaya, tefessüh, tedennî ve inhitâta sürükler. Tarih bunun misâlleriyle doludur. (10)

c. Nasıl Bir Ahlâk?

Demek ki, her cemiyetin bir ahlâk nizamı vardır ve olmalıdır. O halde biz ne cins bir ahlâkı benimsemeli; dünya üzerinde mevcut ahlâk sistemlerinden hangisini seçmeli ve ona uymalıyız?..

Bu soruların cevabında münevverlerimiz ihtilafa düşmüşlerdir. Şöyle ki: Garp medeniyeti ile karşılaşıp, onunla asırlar süren çatışma ve mücadelemizde galip geldiğimiz zamanlarda kendimize, ahlâkımıza, inancımıza, kültür ve medeniyetimize saygı ve bağlılığımız tam olmuştur.

Garbın coğrafi keşifler, şarktan aldığı bilgi ve görgüler, sömürgelerden sağladığı imkân ve zenginlikler, dünya üzerinde yayılmasından edindiği avantaj ve tecrübelerle; bunları zamanında görüp değerlendiremeyen, üstelik de yalnız ve yardımcısız kalan ecdadımıza topluca saldırması ve artık zaferler kazanmağa başlaması, münevverlerimizi mânen de sarsmış, aşağılık duygusuna itmiş, kendi öz değerlerini ve sağlam müesseselerini bile tenkide ve tahribe sürüklemiştir.

İşte bu sıralarda Avrupa münevveri de, dünyanın çeşitli milletleri ve kültürleriyle ve bilhassa şarkla ve İslâm diniyle karşılaşmış, onların sağlam inanç, ahlâk ve mantığı karşısında bocalayıp Hıristiyanlığa ve kiliseye karşı beslediği saygı ve imanı kaybetmiş ve hatta onlarla mücadele bayrağı açmış bulunuyordu.

Bu arada garplı bazı filozoflar dine dayalı ahlâka da karşı çıkmışlardı. Sebep, kendi kültür tarihlerindeki kilise zorbalıkları, engizisyonlar, zulümler, mezhep katliamları, mürai tatbikatlar ve menfaat çatışmaları idi.

Bizim, Avrupa'da okuyan, bu fikirlerin tesiri altında kalan bazı Avrupaî münevverlerimiz o tenkitleri --sanki İslâm ile Hristiyanlık aynı mahiyetteymiş gibi-- düşünmeden, tenkit süzgecinden geçirmeden, bize uygun olup olmadığını incelemeden aynen kopya ve tercüme etmişler ve memleketimizde de dine karşı bir hareket başlatmışlardır.

Bu gibi kimseler ve onların yetiştirmeleri, şimdi de memleketimizde dine dayanmayan bir ahlâk sistemi yerleştirme mücadelesi sürdürüyorlar. Lâik ahlâk, sosyal ahlâk, hatta sosyalist-komünist ahlâk... teklif ediyorlar.

Bu tehlikeli ve zararlı cereyanın ilmî, millî ve dinî bakımlardan hatalarını bütün açıklığıyla görmeğe ve göstermeğe hepimiz milletçe mecburuz. Bizim ahlâkımızın temeli ve mânevî güçlerimizin kaynağı, İslâmiyet'tir. Bu, hem tarihî bir vâkıa ve inkârı imkânsız bir gerçektir; hem de hâl-i hazırda akl-ı selimin, ilmin ve imanımızın zarûrî bir sonucu olarak, ahlâkımızı İslâmiyet'e dayandırmak gerekmektedir.

Söylediklerimizin izahı ve esbab-ı mûcibesi şunlardır:

d. İslâm ahlâkının Üstünlükleri:

1. İslâm'ın Diğer Dinlerden Farkı

Bizim dinimiz diğer bütün dinlerden ve bu arada Hristiyanlıktan çok farklı, çok ileri ve çok yüksektir. Her şeyden önce, ilâhî bir din olarak, aslî hüviyetini ve saflığını aynen muhafaza etmiş; tağyir, tebdil ve tahrife uğramamıştır. Allah'ın seçtiği ve razı olduğu en son, en mütekâmil, insan yaradılışına en uygun, akla mantığa en yatkın, ilme en mutabık dindir; hurafeden, safsatadan uzak, mâkul ve realist, tatmin edici ve kurtarıcı bir inanca sahiptir.

İslâm dini, insanı, ruhu ve bedeni, maddesi ve mânâsı, dünyası ve ukbası, evveli ve ahiri ile bir bütün olarak ele alır. İnsanın hiçbir cephesini ihmal etmez, hiçbir ihtiyacını karşılıksız ve cevapsız bırakmaz. Böylece tek bir nizam çatısı altına alır, çeşitli tezat ve çelişkileri kaldırır. İnsanı kararsızlıktan, bunalımlardan, anarşiden korur, kurtarır. Diğer beşerî nizamlar, kanunlar, felsefî nazariyeler, muharref dinler, bâtıl inançlar, insanoğlunu iyi tanımamakta, ihtiyaçlarını tam olarak gidermemekte, sadece bazı yönlerini ele aldığından eksik kalmakta, çelişik yaşantı ve davranışlara sürüklemekte, buhranlara, anarşiye itmektedir.

İslâm dini fertlerin sağlığını, insan neslinin selâmet ve bekàsını esas almış, insanoğluna izzet ve şeref tanımış, haklarını ve vazifelerini tesbit etmiş; ferdin ve cemiyetin selâmeti için ahlâk kuralları koymuş, mecburiyetler getirmiştir. Fert aleyhine cemiyeti kollayıcı veya cemiyet aleyhine ferde aşırı hürriyetler tanıyıcı beşeri sistemlerin zaaflarına onda tesadüf edilmez. O, ifrat ve tefrite düşmeden fertler arasında, tabiata uygun, ince ve hassas bir ölçü ve denge kurmuştur.

O, ahlâkî vecîbeleri zorba tedbirlerle ve sert cezalarla değil, imana ve gönüle hitab ederek, güzellikle teşvik edip sevdirerek yaptırma yolunu kullanmış, bunun için gerekli mânevî mekanizmayı mükemmel bir şekilde kurmuş ve asırlar boyu da başarıyla işletmiştir.

Bugün dahi şarklı-garplı, Asyalı-Afrikalı-Avrupalı-Amerikalı münevverler, filozoflar, ilim adamları, araştırıcılar ve akl-ı selim sahibi nice kimseler İslâm'ı inceliyor, onun pak inancına ve yüksek ahlâk sistemine hayran olarak İslâm'a giriyor, ihtidâ ediyor, onun müdâfii ve mürevvici oluyorlar. (11)

2. İslâm Ahlâkının Kültürümüzdeki Mevkii

Tarihimizi ve kültürümüzü incelediğimizde görüyoruz ki İslâm dininin ahkâmı, Kur'an-ı Kerim'in ayetleri, hadis-i şeriflerin muhtevası, emir ve yasakları, teşvik ve tahzirleri bizim milletimizin benliğine ve özüne işlemiştir. Örf ve adetlerimizin, hukuk anlayışımızın, sanat ve zevkimizin, duygu ve düşüncelerimizin, hareket ve davranışlarımızın, edebiyatımızın, ahlâkımızın mayası İslâm ile yoğrulmuştur. Bizi Orta Asya'dan çıkaran, Anadolu'yu yurt ettiren, buralarda asırlardır yaşatan, düşmanlarımıza galip getiren, Türk, Kürt, Çerkez, Abaza, Gürcü, Pomak, Boşnak, Rum, Bulgar, Sırp, Arap, Zenci, Tatar, Macar... vs. unsurlarını aynı potada eriten ve dünyanın görülmüş en medenî, en anlayışlı, en zarif, en müsâmahakâr, en àdil, en efendi milleti halinde kaynaştıran, bugün dahi hâlâ dimdik ve şerefle ayakta tutan en büyük kaynağımız İslâm'dır. Varlığımızı, zaferlerimizi ve bekàmızı Allah'ın bize bahşettiği bu mübarek dine borçluyuz.

İstikbalimiz de yine bu imana sarılmakla, onun güzel ahlâkıyla bezenmekle, huzurlu, emniyetli, güçlü ve başarılı olacaktır.

3. Dinimiz, Başka Ahlâk Anlayışlarına Kaymağa Cevaz Vermez

Dinimiz bize ahlâka dair birçok emirler buyurmuş, birçok yasaklar koymuştur. Sayısız dinî-ahlâkî sorumluluk ve vecîbelerimiz vardır. İnanan bir kimse olarak bunları görmezlikten gelemeyiz, ihmal edemeyiz, değiştiremeyiz, reddedemeyiz. Meselâ: Yalan söylemek, zulmetmek, riyakarlık, bencillik, cimrilik, kendini beğenmişlik, ücub, kibir, böbürlenme, aldatma, hile, zina, kin, intikam, hırs, inat, rüşvet, iltimas, tembellik, lakayıtlık, menfaatperestlik, dünya zevklerine düşmek, ahireti unutmak... vs. bize yasaktır.

Vefâkâr, dürüst, yardımsever, merhametli, şefkatli, cesur, àdil, anlayışlı, hassas, fedâkâr, sabırlı, affedici, mütevazi, sebatkar, çalışkan, hayırlı... vs. bir kimse olmak mecburiyetindeyiz. Bunlara aykırı bir sisteme uyamayız, değer hükümlerimizi tersyüz edemeyiz. Hakîkî bir müslüman olarak, İslâm dışı bir ahlâk anlayışına tâbî olmamız imkânsızdır; inancımıza zıttır. Kendi kendimizi inkâr demektir. İslâm'ın dışına çıkmaktır.

4. Ahlâk Baskıyla Değiştirilemez

Her millet, kendi kültür müesseseleriyle yaşar, ayakta durur. Kültür unsurları, dışarıdan kaba-saba alınıp bir millete aşılanmak istenirse büyük buhranlar, karışıklıklar ve çözülmeler ortaya çıkar. Nisbeten maddî olan teknolojinin bile tam mânâsıyla ve birdenbire bir başka millete nakli mümkün olamıyor.

Bir milletin kendi ahlâkını bırakıp, yabancı bir ahlâkı alması ve sindirmesi ise uzun asırları gerektirir. Sonunda yine de tam bir sonuç alınamaz, eskinin izleri silinemez. Hele hele bırakılmak istenen, alınmak üzere zorlanandan çok daha mükemmel ise, o zaman millet vicdanında büyük yaralar açılır; buhranlar, çatışmalar, çekişmeler, iç mücadeleler baş gösterir; Millî bünye, birlik ve beraberlik zedelenir.

5. Baskı Milli Vicdanı Zedeler, Küstürür

Bizim yarım münevverlerimiz, bir-iki asırdan beri işte bu zorbalığı yapmakla meşguldür. Avrupa bu kültür nakli muamelesinin problemlerini çok iyi bilir, ilmî bakımdan güzel etüd etmiştir. Fakat bizim yarım-münevverlerimiz hem bu sosyolojik gerçekleri bilmez, hem de kendi değerlerini, milletini tanımaz. Halkının ızdırablarını anlamaz. Cemiyetimizdeki geri kalmışlık, buhranlar ve anarşi Tanzimat'tan beri bu gerçeğin görülmemesinden (veya Avrupa'ya alet ve ajan olanların millete mânen hiyanet etmesinden) doğmuş, Islahat Fermanlarından beri daima kendi kendimize ters düşmemizden, garbı körükörüne taklitten çıkmıştır.

Kendi öz ve mükemmel ahlâkımıza sadık kalsaydık, münevver ve halk arasındaki çekişme olmayacak, kuvvetler zaafa uğramayacak, düşmanlarımızın tahribatını daha çabuk izâle ve telâfi edebilecek idik. Bu bakımdan şimdi de en salim ve verimli çözüm, kendi öz değerlerimize dönmek, tarihimize, kültürümüze, zevkimize ve onurumuza uygun olarak, dinî ve ahlâkî nizamımıza sımsıkı sarılmayı sağlamaktır.

6. İslâm Ahlâkı En Üstün Müeyyidelere Sahiptir

Bizim ahlâkımız, filozofların çeşitli ahlâk sistemleri için ileri sürdükleri tenkidlerden, ayıp ve şâibelerden uzak olup, yine onlarca temenni edilen yüksek meziyetlere tamâmen sahip bulunmaktadır.

Gerçekten de ahlâkımız vicdana ve irfana dayanır, katı ve ruhsuz değildir. Her işte iyi niyeti esas alır, müftüler fetva verseler dahi gene de kalbe, vicdana danışmayı öğütler. Vazifeleri korkuyla veya menfaat hissiyle değil, sadece Allah rızası için yapmak gerektiğini söyler. Kişiye seçme ve düşünme hürriyeti tanır. Kimsenin olmadığı ve görmediği yerde bile ahlâklı davranmayı sağlayacak mânevî kontrol sistemine sahiptir.

Bizde çok kudretli bir ictimâî müessese olan din ve iman, ahlâk ile müttefik ve iç-içe kaynaşmış durumdadır. Bu bakımdan güçlü, sağlam, kesin ve devamlıdır: Her şeyi gören, bilen Allah'a; ölümden sonra yeniden dirilişe ve ebedi hayata; bu dünyadaki hayatından ve her davranışından ince ince hesaba çekileceğine, mükâfâta veya cezaya maruz kalacağına inanan insan, ahlâka ve iyilik yapmaya kuvvetle yönelir, fazîletlere samîmiyetle sarılır.

Bütün bu sayılanların ise, filozoflarca teklif edilen felsefe, vicdan, irfan gibi mübhem ahlâk müeyyidelerinden kat kat üstün olduğu âşikârdır.

O halde ahlâkımız mutlaka İslâm ahlâkı olacaktır. Millî, dinî, imanî saadet ve selâmetimiz, bunun böyle olmasına kuvvetle bağlıdır.

e. Ahlâkın Eğitimi Meselesi

Ahlâkın eğitimi, yani şahıslara benimsetilmesi, vicdanlara sindirilmesi, çok mühim, fakat pek çetin ve müşkil bir iştir. Çünkü ahlâk kolayca teessüs ve teşekkül etmez, uzun ve itinalı bir eğitime muhtaçtır, nazlı ve nadide bir çiçek gibi bakım ister. Onu doğuran, besleyen ve koruyan bazı kaynaklar vardır ki bunlar ihmal edilir, kurur ve kesilirse, ahlâk, varlığını ve canlılığını kaybeder.

Ahlâkın nazariyatını söylemek ve öğretmek kâfi değildir; o öğretim kadar, eğitim ve tatbikat ister. Mâlûmdur ki sadece "Bal, bal..." demekle ağız tatlı olmaz. Ahlâkın sözünü etmekle kişi ahlâklı oluvermez. Kötü huylar söylemekle, hemen terk edilmez. Gözümüzün önünde nice kimse vardır ki, iyiyi bildiği halde yapamıyor; kötüyü tanıdığı halde bile bile irtikâb ediyor. Hatta zararını görse, pişmanlık duysa bile yakasını kötülüklerden kolayca sıyıramıyor.

Çünkü insanın içinde, eğitilmediği takdirde insana kötülükleri yapması için baskı yapan, günahlara kışkırtan, "emmâretün bis-sui" diye vasıflanan, zorba ve zalim bir varlık, yani nefsi vardır. Islah edilmemiş haliyle, nefs, insanın en büyük düşmanıdır. Kur'an-ı Kerim, Rabbinin makamından korkarak bu nefsi kötü hevâ ve heveslerinden dizginleyen kimselerin cennetlik olacağını; onu kötü huylardan arındırıp, pak eyleyenlerin felah bulacağını; aksine, nefsini fenalıklara salıverip, günahlara bulayanların ise, pişman ve perişan olacağını bildirmektedir.

İşte tasavvuf bir yönüyle, kötülüklerin kaynağı olan bu nefsi, islah ve terbiyeye yönelen bir bilgi ve icrâ şubesidir.

f. Tasavvufî Terbiye ve Ahlâk

Tasavvuf, nefsin terbiye ve tezkiyesi için lâzım gelen güçlerin kaynaklarını bilir ve harekete geçirir:

Tevbe ile bâtıldan hakka, dalâletten hidâyete döndürür. Sàlihlerle sohbet ve beraberlik sağlar, kötülerden ilgisini kestirir. İyi ve samîmî insanlardan müteşekkil bir muhite sokar, nümûne (model) insanları, olgun ve erginleri görerek onlara benzemesini, etkilenmesini hazırlar.

Riyâzet, mücâhede ve perhizler ile, az yemek, az uyumak, az konuşup çok tefekkür etmek, gàfillerle ihtilâtı önlemek yoluyla, nefsânî his ve kuvvetleri zayıflatır, nefsin azma damarlarını keser, onu yenmeyi kolaylaştırır.

Nefsin oyunlarına ve şeytanın tuzaklarına karşı şahsı ikaz eder, uyarıcı bilgiler verir, onların mukabil çare ve tedbirlerini öğretir.

Tevfîk-ı ilâhîyi kesbe, inâyet-i rabbâniyyeyi celbe vesile olacak, mânevî tedbirleri tatbik eder. İstiğfar, zikir, tesbih, dua, iltica, münâcaat ile kulu Allah'ın iltifatına layık eder, yardımına erdirir.

İlim ve ameli birlikte götürür, kişiyi gaflet ve cehalet zulmetinden çıkarır; imanı taklit'ten tahkîk'a ulaştırır, mânâ ve ma'rifet ehli yapar.

Amelleri ihlâs ve samîmiyetle yapmayı, niyet ve maksadını kontrol etmeyi öğretir.

Kişiyi her çeşit tefekküre alıştırır, kendini bildirir, yaradanını tanıtır, her işini şuurla yaptırır.

Kalbe zikir ve fikirle, üns ve mahabbet-i Mevlâ ateşini tutuşturur; kişiyi bu aşkla, her türlü fedâkârlığa hazır, cefâlara mütehammil, gayretli, faydalı, feyizli bir kimse haline getirir.

Sonunda kul şeytana uymayan, nefse aldanmayan, fânî lezzetlere takılmayan, haramlara kapılmayan; Allah yolunda yılmadan, yıkılmadan yürüyen; yaradılmışları, Yaradan'dan ötürü seven; onlara şefkatli, merhametli, yardımsever, hayırlı, sevimli, sempatik, olgun, ergin bir şahıs olur.

Bunlar boş iddialar değil, denenmiş, sınanmış; değeri, doğruluğu anlaşılmış hakîkatlerdir. Yunus Emre'ler, Mevlânâ'lar, İbrâhim Hakkı'lar, Hüdâî'ler bunların müşahhas misâlleridir.

Bu meziyetlerinden dolayı tasavvufî ahlâk, diğer ahlâk çeşitleri ve telakkileri içinde insan ve cemiyet tabiatına en uygun, en realist, en sevimli, en verimli, en geçerli ahlâktır.

Bizler bugün de tasavvufi ahlâk'a sarılmalı, onu tergib ve teşvik etmeliyiz ki, hayr ü bereket, feyz ü felah ondadır.

g. Bu Kitap

Elinizdeki bu eser, yukarıda anlatılan sebeplerle, ahlâk eğitiminin ciddî bir şekilde mevzuubahs edildiği, mekteplere ahlâk dersleri konulduğu bir zamanda te'lif edilmiş, çok büyük bir rağbete mazhar olmuştur.

Üstadımız, babamız müellif Rahmetullàhi Aleyh Hazretleri, eserini tekellüften, tasannûdan, tefennünden âzâde, samîmî bir üslûb ile kaleme almıştır. Öyle ki, onu tanıyanlar kitabı okurken onu görüyor, konuşmasını duyuyor gibi olurlar.

Bu eser, nazârî olarak bir kitap yazmış olmak için kaleme sarılıp, masa başına oturup, kaynakları karıştırıp derlenmemiştir. Daha ziyade, kıymetli müellifinin müşâhedelerini, hayat tecrübelerini, engin irfanının meyvalarını aksettirir. Bahisler, hatıra düştükçe zaman zaman yazılmıştır; gâh gelen bir ziyaretçi, gâh bir şikayet, gâh görülen bir kusur ve hata, gâh bir haber, ilham ve hareket kaynağı olmuştur. Onun için, içinde hayata bağlılıktan doğan müstesna bir canlılık, tabiîlik ve samîmiyet vardır.

Eserde iddia değil, faydalı olma gayesi esas olduğundan, uygun ve faydalı bulunan yerlerden uzun iktibaslar yapılmakta bir beis görülmemiştir.

Merhum, eserini büyük boy, çizgisiz, kalın, beyaz defterlere eski yazıyla yazardı. Bunlar sonra başkaları tarafından daktilo edilirdi. Yazdığı yeni bahisleri gelen ziyaretçilere okurdu. Toplantılarda basılan eserlerinden okutur, kendisi de dinler, bazan da "Şöyle ilâve edin!" diye buyurur idi.

Üstâdımızın bu mühim eserinin, okuyanlara feyz bahşetmesini; günahları ve ahlâk-ı rezîleyi terke, mânevî kemâlâtı ve güzel ahlâkı kesbe rehber olmasını candan temennî ederiz.

Mevlâ, müellifinin ruhunu şâd ve mesrûr, merkàd-ı pâkini pür-nûr, mânevî makàmını a'lâ eylesin...

Âmîn, bi-hürmeti Seyyidil-mürselîn sallallàhu aleyhi ve sellem.

NOTLAR:

(1) Râmûzül-Ehàdîs, 245/7; Hâkim Müstedrek'inde Ebû Hüreyre RA'den.

(2) RE. 189/5; Deylemî Ebû Saîd RA'den.

(3) Feyzül-Kadîr, 3/3718, s. 384; Deylemî Enes RA'den.

(4) FK. 2/1440, s. 97; Ahmed ibn-i Hanbel Ebû Hüreyre RA'den.

(5) Zübdetül-Buhàrî, 968; İbn-i Abbas RA'den.

(6) RE. 17/8; Hatîb Enes RA'den

(7) FK. 2/1989, s. 338; Taberânî Ebû Ümâme RA'den.

(8) RE. 383/4; Tirmizî ve Taberânî Ebüd-Derdâ RA'den.

(9) Buhàrî, El-Edebül-Müfred (Ahlâk Hadisleri), 1/272

(10) Bkz. Özden Âkil Muhtar, İlim Bakımından Ahlâk

(11) Bkz. Niçin Müslüman Olduk? (Hilâl Y.) Begüm Aişa, Why I Embraced Islam (Bawany Vakfı Yayını)